Odamızda alışılmadık, çınlayan bir sessizlik hakimdi. Baş ebe, Gülsüm Hanım, gözleri yaşlı, boş bir fincana dikmişti bakışlarını. Soğumuş kahvelerle dolu renkli kupalar etrafa dağılmıştı, sanki bir koşuşturmada unutulmuş gibi.
Ama en korkuncu bu değildi. Masaydı. O masaydı ki hep tertemiz dururdu—dosyalar, kalemler, ataşlar, her şey düzgün sıralanmıştı. Masanın sahibi, efsanevi doktorumuz, Saim Bey, namıdiğer “Saim Hoca”. Bugün tanınmaz haldeydi. Masası paramparça—çiğnenmiş kağıtlar, karalanmış doğum raporları, buruşturulmuş maskeler, ilaç kutuları, plastik bardaklar, birkaç bez parçası…
Saim Hoca başı öne eğik, boşluğa bakıyordu. Elleri titriyordu—o eller ki yıllardır ameliyathanede mucizeler yaratırdı. Geniş, ağır, kısa parmaklı, belki güzel değillerdi ama sihirliydiler. O eller anneleri kurtarır, umut kalmadı dediğiniz anlarda bebekleri dünyaya getirirdi. Hiç… hiç o ellerin titrediğini görmemiştim.
“Şikayet geldi…” diye fısıldadı Gülsüm Hanım, dudakları kulağıma değercesine. “Üst kattan biri, önemli biriymiş. Patronlar bağırmış—’Emekli oldu artık, daha ne kadar çalışacak?’ dediler. Bitti…” Sesini tutamadı. “Dediler ki, ’emekliye ayrıl’.”
…Yirmi yıldan fazla önceydi.
O zamanlar asistanlığımın ilk yıllarıydı. Sınıf arkadaşım Emre ile ilk nöbetimizdeydik. Beşinci doğum, bebek yan duruyordu, vakit daralmıştı. Başı yan taraftaydı, zar zor hissediyordum. Emre karnı tutuyor, dengelemeye çalışıyordu. İkimiz de terden sırılsıklam, ellerimiz kayıyor, kalbimiz ağzımızda…
Sonra içeri girdi—Saim Hoca. Telaşsız, sakin, eldivenlerini taktı. Bir hareketle, sanki bir orkestra şefi notayı yakalar gibi, su kesesinden bebeğin ayaklarını buldu ve bir ıkınmayla dışarı çıkardı. İkinci ıkınmada bebek avuçlarındaydı. Kız. Hemen ağladı. Yaşıyordu.
“Bu bir yırtılmaydı,” dedi sessizce. “Ben sorumlu olurdum. Kadın doğum kahramanlık değildir. Bilgi işidir. Okuyun gençler, okuyun.”
Biz de okuduk. O zamanlar internet yoktu. Ama Saim Hoca’nın masası vardı. Altında—kütüphanede bulunmayan, satılmayan o kitaplar dururdu.
…On beş yıl önce.
Gece. Erken doğum, şiddetli kanama. Bebek kurtarılamadı… Kadın ölümün eşiğinde, ben panik halindeyim. Sigara içmeye çıktım, titreyen parmaklarımla ateş yakmaya çalışıyorum. Saim Hoca sessizce gelip sigarayı aldı, soğuk kahvemi lavaboya döktü ve kendi termosunu uzattı.
“Bu bitki çayı. Ve Kafkas balı. Her yıl bir kadın getirir bana. Yavaş iç. Ve biraz uyu. Alışacaksın. Böyledir bu iş. Her vakada yüreğini parçalarsan, bir sonraki nöbeti göremezsin.”
Uzandım. Üstüme battaniye örttü, ışığı kapattı, sessizce kapıyı kapattı.
…On yıl önce.
Artık nöbetin başhekimi bendim. Saim Hoca geç saatlere kadar rapor yazmış, veda etmeye gelmişti. Doğum salonunda ıkınmalar var, ama ilerleme yok, baş yüksekte. Birden—bebek kalbi yavaşlıyor. Ölmek üzere. Ameliyathaneye yetişilmez. Çare—yüksek forseps.
Narkozu verdim ama kaşıklar birleşmiyor. Aklım bomboş. Şakaklarımda nabız, ellerim buz gibi. Sonra arkamdan o sakin ses:
“Olur böyle. Bir dakika çekil…”
Nasıl steril giyinmişti? Beni yumuşakça kenara çekti, elleriyle düzeltti. Kaşıklar birleşti. Ben devam ettim. O sadece yanımda durdu. Destek oldu. Sonra dedi ki:
“Hadi, gidiyorum. Yine geç kaldım. Yarın görüşürüz.”
…Üç yıl önce.
“Bu gülü görüyor musun?” diyordu, gözlüğünü düzeltirken. “Ölüydü, şimdi bir metre boyunda. Ve rengi! Açık sarı, kenarları portakal rengi. Hayatın nasıl çiçek açabileceğini görebiliyor musun?”
Onun yazlığındaydık. Artık cenneti olan yerde. Kiraz ağaçları üçüncü yıldır meyve veriyordu. İncecik hamuruyla, kendi elleriyle kirazlı börek yapıyordu.
“Gideceğin için üzüldüm. Torunları iki aylığına alıyorum. Sen ise…” Baktı, gözlerinde ne acı vardı ne kırgınlık. “Tabii ki özlüyorum. Ama artık uyuyorum. Anlıyor musun? Normal bir insan gibi uyuyorum. İlk aylar korkudan uyanıyordum—’acil çağırıyorlar’ diye. Sonra, nasıl uyunur unutmuşum diye uyuyamıyordum. Ama şimdi… şimdi yaşıyorum. Nefes alıyorum. Belki ilk kez anlıyorum, sadece bir insan olmanın ne demek olduğunu. Doktor değil. Sadece bir dede. Gülleri, torunları, evi olan.”
Susar, ayağa kalkar. Gülün yanından geçerken, sararmış bir yaprağı kapar. Bir hareketle, iki parmağıyla. Gül kıpırdamaz bile. Sadece güneş dokunur yapraklarına. Ve anlarsın—onun elleri hâlâ kurtarmayı hatırlıyor. Ama şimdi sadece sessizliği kurtarıyor. Bahçeyi. Hayatı.




