Göründüğü gibi bir prens değilmiş…
Elif, Mehmet’le askerden yeni döndüğü sırada tanışmıştı. Oğlan sanki bir dergi kapağından fırlamış gibiydi—uzun boylu, sporcu, büyüleyici yeşil gözlü ve kıvırcık siyah saçlı. Onun yanında Elif, sevimli olsa da sade görünüyordu: sarı saçları, incecik bedeni ve tatlı gülümsemesi vardı. Böyle birinin onu seçmesine inanamıyordu—tüm gruptan onu beğenmişti.
“Ne buldu ki sende?” diye fısıldıyordu kız arkadaşları. “Böyle yakışıklılar hiç uzun sürmez. Kullanır atar, sonra görüşürüz.”
Ama Elif sadece gülümsüyordu—aşklarına inanıyordu. Birlikte sinemaya gidiyorlar, danslara katılıyorlar, arkadaşlarla buluşuyorlardı. Mehmet ona süslü iltifatlar yağdırmıyordu ama hep yanındaydı, dokunuşları başını döndürüyordu. Onu ilk kez eve getirdiğinde, annesi—Fatma Hanım—kaşlarını çattı. Sonra, kızıyla yalnız kaldığında usulca konuştu:
“Yakışıklı koca, başkasının kocası olur kızım. Böyleleri nadiren sadık kalır. Acele etme, bir sınava çek onu. Fazla… vitrinlik gibi.”
Elif alınmıştı. Mehmet’in hislerine güveniyordu, şüpheleri dinlemek istemiyordu. Ama annesinin sözleri yine de içine bir kuşku düşürmüştü.
Zamanla Mehmet değişmeye başladı. Önce spor salonu, sonra havuz, derken yeni arkadaş çevreleri… Elif de ona yakın olmak için spor salonuna yazıldı ama kaslı, havalı kızların yanında kendini hantal hissediyordu. Mehmet onlara ilgiyle bakarken, Elif sık sık erken çıkmaya başladı, gözyaşlarını belli etmemeye çalışarak.
“Sen tam bir çelimsizsin,” diye alay etti bir gün, havuzdan sonra üşüttüğünde. “Evde kitap okuyarak otursan daha iyi.”
Sözleri bıçak gibi kesmişti ve Elif annesinin dediklerini hatırladı. Artık hissediyordu: Mehmet soğumuştu. Giderek yalnız çıkıyor, aramıyor, davet etmiyor, açıklama yapmıyordu. Sonra bir gün—tamamen kayboldu. Telefonlara çıkmaz oldu.
“Aramıyor mu?” diye sordu annesi.
“Yok…” diye fısıldadı Elif, yüzünü duvara dönerek.
“Hadi kalk! Kuaföre gidiyoruz!” diye emretti Fatma Hanım. “Yeni saç, yeni hayatın ilk adımı. Sonra bir elbise dikeceğiz, beceriklisindir sen.”
Kumaş aldılar, Elif modeller çizdi, kendini oyalamaya çalıştı. Mehmet’in yeni kızlarla dedikoduları kulağına geliyordu ama dayandı. Birkaç hafta sonra, yeni haliyle—ışıldayan, hafif, zarif—bir dans gecesine gittiğinde herkes ona baktı. Fark edilmişti.
Bir genç, Ali, sade ve göze çarpmayan biri, ona ilgi göstermeye başladı. Yakışıklı değildi ama gözleri sadece Elif’e bakıyordu—sıcak ve samimi. Bir ay sonra evlenme teklif etti.
“İşte adam dediğin böyle olur!” dedi annesi. “Sevdi mi, evlenir. Peki sen?”
“Kabul ediyorum,” diye cevapladı Elif usulca.
“Seviyor musun onu?”
“Nasıl sevmem? İyi kalpli, çalışkan, sadık. Bana ihtiyacı var—sadece bana.”
Düğünleri samimi ve içtendi. Elif ve Ali sıfırdan başladılar: ilk tabure, ilk tabak. Bir yıl sonra bir kızları, üç yıl sonra da bir oğulları oldu. Aile, emek, mutluluk.
Artık Mehmet’i düşünmüyordu. Belki ara sıra konuşmalarda duyuyordu—karısını terk etmiş, sevgilisine kaçmış, yine oralarda geziyormuş. Elif sadece gülümsüyordu:
“Benim neyimdi ki? Gençlik hatası işte. Mutlu olabildiği kadar olsun.”
Evde onu çocukları ve kocası bekliyordu. Ve annesi—bilge, iyi, en sevdiği. Onu gerçek bir beladan kurtaran. Elif’in sessiz, gerçek mutluluğunu bulmasını sağlayan.
Anne… yanımda daha çok kal. Sensiz—ışık yarıya iniyor…




