Ayşe ve Mehmet, küçük bir Konya kasabasında yaşayan çift, uzun zamandır hayalini kurdukları şeye nihayet kavuşmuşlardı. Yıllarca bir kuruş bir kuruş biriktirmişler, bahçelerindeki sebzeleri satmışlar, ek işler yapmışlardı. Tek bir amaçları vardı: sağlam bir araba alıp düğün günlerinden beri hayalini kurdukları yolculuğa çıkmak.
Ve işte hayal gerçek olmuştu! Garajda hurdaya dönmüş eski ‘Tofaş’ın yanında pırıl pırıl siyah bir SUV duruyordu. Mehmet gururla arabanın etrafında dolaşıyor, cilalı kaputuna sanki bir rüyayı bozmaktan korkar gibi hafifçe dokunuyordu. Ayşe ise yolcu koltuğunda gözlerini kapatmış, uzak ufukları hayal ediyordu.
Rota yıllar önce en ince ayrıntısına kadar planlanmıştı. Mehmet yakıt masrafını hesaplamış, benzin istasyonlarını işaretlemiş, mola yerlerini belirlemişti. Teknik konuları o üstlenmişti: yol, araba bakımı, güzergah seçimi. Ayşe ise güzergahtaki restoran ve kafelerin listesini yapmış, her tarihi mekanı tek tek incelemişti. Sanki ömürlerinin seyahati için hazırlanıyorlardı.
Bu hayallerini ne kızlarına ne de damatlarına anlatmışlardı. Bu onların sırlarıydı, kalplerinde sakladıkları bir arzuydu. Neden çocukları karıştırsınlardı ki?
Yaz sona yaklaşıyordu. Bahçedeki son işleri de bitirince yola çıkacaklardı. O gün suyu kapatmış, aletleri toplamış, kavanozları eski Tofaş’ın bagajına yerleştirmişlerdi. Konya’ya giderken Mehmet keyifle mırıldanıyor, Ayşe pencereye bakıp gülümsüyordu.
Aniden şarkı kesildi. Mehmet direksiyona yapıştı, yüzü bembeyaz oldu. Fren pedalına bastı, araba savruldu. Ayşe’nin göğsüne emniyet kemeri saplandı. Mehmet direksiyona yığıldı. Ayşe donup kalmıştı, sonra çığlık atarak eşine sarıldı. Ama Mehmet nefes almıyordu. Elleri titriyor, kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu.
Ambulans geldiğinde doktorlar en kötü haberi verdiler: Mehmet vefat etmişti. Oğulları ve kızları gelmişti. Sorular soruyor, taziyeler sunuyorlardı. Ayşe ise taş kesilmiş gibiydi, gözleri boşluğa bakıyordu.
Sonraki günler sis içinde geçti. Ayşe otomatik pilotta gibiydi: birilerinin yönlendirmesiyle hareket ediyor, sorulara kafa sallıyordu. İçindeki gözyaşları kurumuştu sanki. Ruhu da Mehmet’le birlikte ölmüştü.
Böyle geçti günler, haftalar, aylar… Kızı Emel geliyor, erzak getiriyor, konuşmaya çalışıyordu. Ama Ayşe’nin dudakları kilitliydi.
Bir gün Emel sordu: “Anne, garajdaki araba kimin?”
“Mehmet al…” diye başladı Ayşe, ama sesi titredi.
O an her şey gözlerinin önüne geldi: arabanın alınışı, Mehmet’in sevinci, kahkahaları, planları… İlk kez ağlıyordu, hıçkırıkları boğazını tıkıyordu. Emel’in soruları havada kalıyordu: “Baba mı aldı? Ne zaman? Neden söylemediniz?”
Tüm gün ağladı. Sabaha karşı uykuya daldı, uyandığında bir şeyi anlamıştı: yaşamaya devam etmeliydi. Mehmet’siz… Zor olacaktı, ama yapmalıydı.
Bahar gelince bahçeye gitmeye hazırlandı. Belki alışkanlıktan, belki de boşluğa kapılmamak için. Mehmet’in çantasında eski bir dosya buldu. Yıpranmış siyah dosya… İçinde hayalleri vardı.
Açtığında kalbi yerinden çıkacak gibi attı. “Hayal mi kaldı!” diye düşündü acıyla. Dosyayı kapatıp çantasına attı.
Bahçeye trenle gitti. Damat arabayla getirecekti ama işleri çıkmıştı. Ayşe gençleri anlıyordu. Arabaya gelince… Kalsın onlarda. Onun artık ihtiyacı yoktu.
Akşam sessiz bahçe evinde dosyayı tekrar açtı. İçindekileri okudu. Mehmet’in notlarını, titiz hesaplarını gördükçe acısı hafifliyordu. Sanki Mehmet yanındaydı, birlikte plan yapıyorlardı.
Yaz sonunda Ayşe yeniden canlanmıştı. Ne yapacağını biliyordu. Şehre dönüp direksiyon kursuna yazıldı – normal değil, ileri sürüş teknikleri. Genç hoca şaşırmıştı ama Ayşe inatla öğreniyordu.
Ve başardı! Ehliyet cebindeydi.
Bir akşam kızlarının evine gitti. SUV apartmanın önünde duruyordu. Arabaya dokundu, küçük çizikleri görünce içi burkuldu. Emel’den anahtarları ve evrakları istedi. Kağıtları kontrol etti, kontağı çevirdi.
Damat ve Emel’in şaşkın bakışları altında arabayla uzaklaştı. Üç gün sonra Türkiye sınırını geçiyordu. Mehmet’le planladıkları ilk ülkeye gidiyordu.
Emel’le sonra konuşurdu. Kızı anlayacaktı…
Yürek acısı zamanla dindiğinde, sevdiğinizin hayallerini gerçekleştirmek, ona verilebilecek en güzel vefadır.




