İlk bakışta kimse İlyas’ta bir sorun olduğunu anlayamazdı. Uzun boylu, bakımlı, her hareketinde özenli bir düzenle hareket eden biriydi. Hayatını kontrol altında tutan biri gibi görünürdü. Giyimi her zaman kılı kırk yarardı: koyu renk pardesü, ütülü gömlekler, ayna gibi parlatılmış ayakkabılar. Her sabah aynı şekilde başlardı: Kayseri’nin merkezindeki küçük bir kafeden aldığı kahve, siparişini ezbere bilen baristanın hafif bir baş hareketi, ardından Yeşilırmak kenarında aynı yıpranmış şapkalı yaşlı adamla karşılaştığı koşu. Sonra, ofisine gider, binaların planlarını öyle bir titizlikle çizerdi ki, sanki kendisine çatlamaz, kusursuz bir kale inşa etmeye çalışıyordu.
Her şey mükemmeldi. Tek bir şey hariç.
Sabahları göğsünde soğuk bir granit kütlesi varmış gibi bir ağırlık hissederdi. Acı değil, sadece derin bir nefes almasını engelleyen bir baskı. Bedensel değil, daha çok havaya karışmış kurşun gibi, içine işlemiş bir endişe. Sebepsiz ve isimsiz. Etrafındaki dünya aynıydı: aynı sokaklar, aynı yüzler, aynı ritim. Ama bu sıradanlığın içinde, her günün tekrarının bir seçim değil, kaçılamayan bir zorunluluk olduğunu hissettiren kötü bir şey vardı. İlyas bunun hakkında konuşmazdı. “Sadece yoruldum,” derdi, aynadaki kendi gözlerinden kaçarak. Ya da, en kötü ihtimalle, “havalar değişiyor.” Gerçeği kurcalamaktan daha kolaydı. Peki gerçek neydi? Bilmiyordu. Ya da öğrenmekten korkuyordu.
İşinde saygı görürdü. Hiçbir zaman teslim tarihini geçirmez, projelerini eksiksiz yetiştirirdi. Müşteri bir değişiklik istediğinde, hiç itiraz etmeden, sessizce yeniden çizerdi. Kısa bir mimik bile değişikliği olmazdı. Sessizliği onun kalkanıydı. Sessizlik, kontrol demekti. Bunu çocukken öğrenmişti. Çok erken. Yüksek sesle konuştuğunda babasının ağır adımlarının ve annesinin odasından gelen mezar sessizliğinin geldiği zamanlarda. Öksürürken bile ses çıkarmamayı öğrendiği günlerde. İşte bu alışkanlık—iz bırakmadan yok olmak—içine işlemişti, eski bir evin kokusu gibi. Neredeyse sonsuza dek.
Bir akşam, eve dönerken, komşu kapısında eğilmiş bir kadın gördü. Anahtarı kilide sokmaya çalışıyordu ama elleri titriyordu, sanki kendi kontrolünde değildi. Onu tanıdı—Zehra Hanım, birinci kattaki yalnız emekli. Son aylarda görünmemişti, ne bahçede ne de merdivenlerde. Sanki duvarların bir parçası olmuştu. Yaklaştı, sessizce yardım teklif etti. Kadın anahtarları uzattı, bakışları boştu, ama o boşlukta bir çocuğun savunmasızlığı vardı. İlyas’ın içinde bir şey kıpırdadı. Onun sessizliği, herhangi bir sözden daha gürültülüydü.
Dairesinde ilaç ve solmuş çiçek kokusu vardı, hava sanki zamanın durduğu bir odadaymış gibi ağırdı. Onu koltuğa kadar götürdü, nazikçe dirseğinden tutarak. Tam ayrılacaktı ki, kadın yere bakarak fısıldadı:
—Sizin evinizde geceleri ışık yanıyor mu?
Soruyu garip, neredeyse saçık buldu ama bir bıçak gibi saplandı. Cevap veremedi. Gitti. Ertesi sabah aynanın karşısında dururken gözlerine baktı. Yorgun ya da üzgün değil, bomboştu. İçinde hiçbir şey kalmamış gibiydi.
İşe giderken yarı yoldan döndü. Bir otobüse bindi, nereye gittiğini bilmeden, pencereden geçen gri binaları, ıslak asfaltı, insanların yüzlerini izledi. Şehrin gürültüsünde—konuşma parçalarında, lastik seslerinde, tramvay çanlarında—birden babasını hatırladı. Saatlerce duvara bakışını, sanki bir cevap bekliyormuş gibi. Annesinin mutfakta dolaşırken takındığı gülümsemeyi, kış günü kadar soğuk. Evdeki sessizliği—rahatlatıcı değil, fırtına öncesi gibi gergin. Küçük İlyas, hayatın böyle yaşanması gerektiğine karar vermişti. Ses çıkarmadan. Görünmeden. Yokmuş gibi.
Bilinmeyen bir duraksa indi, sokaklarda yürüdü. Yağmurun bıraktığı su birikintilerine basarak, şemsiyelerinin altına saklanan insanların arasından geçti. Sonunda tanıdık bir binanın önünde durdu. Hastane. Psikiyatri kliniği. Annesini bir zamanlar buraya getirmişlerdi. On dört yaşındaydı ve kimse nedenini açıklamamıştı. “Sinirleri bozulmuş” demişlerdi. Sormamıştı. Bir gün ona mandalina getirmişti, ama annesi meyvelere dokunmadan, onun üzerinden bakarak, sanki camın ardındaymış gibi durmuştu. O gün kendine söz vermişti: O böyle olmayacaktı. Daha güçlü olacaktı. Acıya karşı görünmez.
Dış kapıdan içeri girdi. Dezenfektan kokusu burnuna doldu. Gergin bir sessizlik vardı. Tabelalara baktı ve hayatında ilk kez yüksek sesle konuştu:
—Yardıma ihtiyacım var.
Bağırmadı, ağlamadı. Sadece söyledi—tıpkı çizim masasında bir çizgi çeker gibi düz. Ama içinde bir şey kırıldı, eski bir buz tabakası gibi. Ve yıllar sonra ilk kez biraz daha derin nefes aldı.
İki ay geçti. İşine döndü. Aynı duvarlar, aynı mesai arkadaşları, aynı otobüs kahvesi. Ama bir şey değişmişti. Artık bazen projelerini mükemmelleştirmek için geç kalıyordu—saklanmak için değil, istediği için. Müzik dinlemeye başladı—arka plan sesi olarak değil, kulak vererek,Artık her sabah uyandığında, göğsündeki o ağırlığın altında ezilmediğini fark ediyordu.




