Yaralar ve Dostluk: Yenilmeyen Ruhun Hikayesi

Yara İzleri ve Dostluk: Yenilmez Bir Ruhun Hikâyesi

Leyla ile ben, İstanbul’un bir banliyösündeki 15. katın balkonunda oturuyoruz. Leyla, babası ve büyükannesiyle dört yıl önce buraya taşındı. Babası, bu binayı inşa eden şirkette avukat olarak çalışıyor. Balkon, Leyla’nın tutkusu için özel olarak seçilmiş: geniş, ısıtmalı, döşemeleri sıcak, duvarları dokunulacak kadar pürüzsüz bir seramikle kaplı. Leyla, ev bitkileri ve akvaryum balıklarına tutkun. Evde beş akvaryum var—her odada bir tane ve balkonda bir tane daha.

Balkondaki akvaryum köşeli, yumuşak bir aydınlatma ve karmaşık bir filtre sistemine sahip. Leyla bunlardan saatlerce bahsedebilir. İçinde kemerli kuleleri olan seramik bir kale var. Balıklar pencerelerinden süzülüyor, sanki su altı krallığının koruyucuları gibi. Dört parlak turuncu balık—isimlerini sürekli unutuyorum—ve bir de sıradışı bir tür: Leyla’nın “altın pterygoplichthys” dediği bir vatoz. O, akvaryumun temizlikçisi.

Leyla, balıkları hakkında her şeyi biliyor. Akvaryum forumlarında aktiftir, makaleler yazar ve orada saygı görür. Aynı tutkuyu bitkiler için de duyar. Yeni eve taşındıktan sonra odaları çiçek açan bir cangıla dönüştü. Balkonda sarmaşık tırmanıyor, menekşeler saksılardan sarkıyor, minik çam ağaçları ve bonsailer duruyor.

Bu yeşil vahada otururken, geniş camdan Boğaz’ı, uzaktaki evlerin çatılarını ve parkı seyrediyoruz. Sağ tarafta, Bursa ve Kocaeli’ne giden otoyolun uğultusu var. Leyla, babasıyla çilek toplamaya gittiği bir geziden bahsediyor. O kadar ıssız bir yere gitmişler ki sadece babasının ciperi girebilmiş. Tabaklarca toplamışlar, sonra üç gün büyükannesiyle reçel yapmışlar.

“Keşke babam artık evde daha fazla olsa. Hafta sonları bile çalışıyor. Hava harika ama yakında yağmurlar başlayacak, bir daha çıkamayacağız. Aslı, bir kez daha fotoğraf çekilmeyi deneyelim mi?” Leyla bana yalvaran gözlerle bakıyor.

İç çekiyorum. Odasına gidiyoruz—tıpkı balkon gibi yeşil ve huzurlu. Leyla, kendisinin hazırladığı beyaz fonun önüne oturuyor. Birkaç fotoğraf çekiyorum, sonra bilgisayarda düzenlemeye çalışıyoruz. Belgeler için fotoğraf lazım ama başarılı olamıyoruz.

Fotoğraflar bir türlü istediği gibi çıkmıyor. Ben mi kötü fotoğrafçıyım, yoksa sebep başka mı?

“Leyla, kendini bu kadar hırpalama. Aşağıda bir fotoğrafçı var, gidip anlaşayım.”

Leyla isteksizce kabul ediyor. Balkondaki koltuğuna çekiliyor, battaniyeye sarılıp pencereye dönüyor.

Anahtarları alıp aşağı iniyorum. Fotoğrafçı genç bir adam, tezgahta canı sıkılıyor. Belgeler için fotoğraf çekmemiz gerektiğini, ama 15. katta çekim yapacağımızı anlatıyorum.

“Bu biraz ekstra ücret…”

“Fiyatı önemli değil. Fotoğraflar bugün lazım, acil.”

Yukarı çıkıyoruz. Adam balkondaki akvaryumu görünce donup kalıyor, balıkları hayranlıkla izliyor. Ben endişeyle bekliyorum.

“Anlarsınız ya… Lütfen fazla odaklanmayın. Kızın yüzü… çok hasarlı. Bu yüzden stüdyoya gelemedi.”

“Sorun değil. Müşteri ödüyor, gerisi beni ilgilendirmez.”

Leyla’yı çağırıyorum. Battaniyeye sarılı, bir kozanın içindeymiş gibi sessizce fonun önüne oturuyor. Fotoğrafçı objektifini ayarlıyor, meraklı gözlerle ona bakıyor.

“Tamam. Battaniyeyi çıkar.”

Leyla yavaşça örtüyü çekiyor, dik durmaya çalışıyor. Fotoğrafçının yüzü sararıyor, gözlerinde şok ifadesi.

“Allahım…” diye mırıldanıyor.

“Çekin,” diye boğuk bir sesle Leyla söylüyor.

Hızlıca birkaç kare çekiyor ve kapıya kadar uğurluyorum.

“Kız kardeşin mi?”

“Hayır, en yakın arkadaşım. O inanılmaz biri, çok güçlü…”

“İnanıyorum. Ama bir dahakine önceden haber ver.”

“Haberdar ettim zaten…”

“Evet ama görünce… Ne zamandır böyle?”

“Yirmi iki yıldır.”

“Çok acı… Zavallı çocuk.”

Parayı uzatıyorum. Eliyle itiyor:

“Bir saat sonra gel, hazır olur.”

Leyla’nın yanına dönüyorum. Yine balkonda, battaniyeye sarılı, omuzları titriyor—ağlıyor. Ona sarılıyorum, saçlarını okşuyorum, bir çocuğu sallar gibi sakinleştiriyorum.

“Geçer Leyla. Her şey geçer, bu da geçecek. Bak, parktaki yapraklar sararmış. En sevdiğin kestane yapraklarını toplayayım mı? Yoksa dondurma mı alalım? Küçük bir şölen yapalım?”

“Buzdolabında dondurma var, Aslı. Sen ye… Ben istemiyorum.”

On yıl önce, İstanbul’daki bir hastanenin koridorunda yürüyordum. Karşılaştığım hemşireler, doktorlar, hastabakıcılar bana gülümsüyor, ben de herkese selam veriyorum.

Nöbetçi hemşire yaşlı bir kadındı:

“Aslı, ne kadar zamandır evdeydin? Dört ay mı? Yine mi tamir zamanı?”

“Evet, Emine Teyze. Umarım son kez.”

“Bakalım seni nereye yerleştireceğiz… Birinci servis tadilatta, burası tıklım tıklım. Çocuk koğuşunda bile yataklar üst üste.”

Çocuk koğuşuna göz attım. Altı yerine on yatak, hepsi dolu.

“12 numarada yer var. Oraya gider misin?”

“Yarı özel oda mı? Tabii!”

Emine Teyze derin bir iç çekti, zoraki gülümsedi.

“Hadi gelLeyla’nın gözlerinde yansıyan ışık, bana hayatın ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

Rate article
Lifequest
Yaralar ve Dostluk: Yenilmeyen Ruhun Hikayesi