Birleşmeyen Parçalar

Üçüncü gün, cenazeden sonra, Lale eski bir kutuyu çıkardı. Kilerde, noel süslerinin arkasında duruyordu, tozla kaplı, sanki hayat onu oraya saklamıştı. “Sonra” diye. Acının artık her hücreyi yakmadığı, sadece kaburgaların altında hafifçe sızladığı bir zamana. Ya da tam tersi—artık susmanın, hiçbir şey olmamış gibi davranmanın imkansız olduğu bir ana. O akşam, tertemiz ve sessiz mutfakta, geçmiş kapıyı çalmış ve açılmayı bekliyordu.

Arda masada hareketsiz oturuyordu. Önünde soğumuş bir kahve vardı, iki eliyle tutuyordu, sanki içinde önemli bir şey varmış gibi. Annesine bakmıyordu. Ama kadın kutuyu uzattığında aldı. Yavaşça. Dikkatle. Sanki içinde kağıt değil de cam varmış gibi.

İçinde onlarca mektup vardı. Yazıyı hemen tanıdı. Kendisinindi. Çocukluğunun karalı. Birinci sınıfta duvarlara, defterlere bıraktığı izler. Gelecekteki kendine yazdığı mektuplar. Bir zamanlar altı, sonra sekiz, on iki yaşındaydı—her yıl kendine yazmıştı. Sanki kağıt, kalbin taşıyamadığını saklayabilirmiş gibi. Sanki kağıt, yanında olmayan babasından daha yakınmış gibi. Onu duyuyor, anlıyormuş gibi.

İlk mektubu açtı. Bir çizim: o ve babası nehir kıyısında. Olta. Köşede güneş. Eğri büğrü ama çocukça samimi. “Babam bu yaz beni balığa götüreceğine söz verdi. Çok heyecanlıyım. Eğer geceleri ağlamazsam kesin gideceğiz,” diyordu. Altında eğri bir kalp. Mürekkeple çizilmiş bir yalvarış.

Arda mektubu yavaşça masaya koydu. Parmakları titriyordu. Annesi duvara yaslanmış, ona dokunmaktan çekiniyordu. Yaklaşmadı, konuşmadı. Sadece baktı, o kırılgan anı bozmaktan korkarak.

“O yaz gelmedi,” dedi sessizce. “Yine iş seyahati. Sonra biz sormayı bıraktık. Bir gün anladık ki beklemek boşuna.”

Annesi cevap vermedi. Pencereden ince bir yağmur çiseliyordu, sokak lambasının soluk ışığı odayı daha da gri yapıyordu. Onun ölümünden sonra her şey solmuştu sanki—duvarlar, hava, raftaki kitapların kokusu bile. Hatta duvardaki saat daha yavaş tik-taklıyordu, sanki yası rahatsız etmek istemiyordu.

Sonraki mektup kısaydı: “On iki yaşındayım. Babama artık yazmıyorum. Anlamsız.” Arda her harfi okuyor, sanki çocuk elinin fikrini değiştirmesini umuyordu. Ama harfler düzgündü. Keskin. Bir bıçak gibi. Bu sadece bir mektup değildi. Umudun öldüğü andı. Çığlık olmadan. Sadece sustu.

“Ondan nefret ettim,” dedi. “Anlıyor musun, anne? Gitmesinden değil. Öylece orada olmasından. Ama asla yanımızda olmamasından. Boş sözlerinden. Her ‘Baban biraz gecikecek’ dediğinde, ben zaten biliyordum—gelmeyeceğini. Anahtar sesini duymayacağımı. Asla.”

Annesi sandalyeye çöktü. Elinde bir kağıt vardı. Zarf yoktu. Kalın kağıt, köşesi katlanmıştı. Yazı—yetişkin, yabancı, ama bir o kadar tanıdık. Arda ona ilk kez görüyormuş gibi baktı.

“Sana yazmış. Ölmeden önce,” dedi. Sesi titredi.

Mektubu aldı. İçinde sadece bir cümle vardı:
“Benim korkum ve umudum oldun. Yanında olamadığım için affet.”

Arda okudu. Sonra tekrar. Ve bir kez daha. Her okuduğunda anlayış derinleşecekmiş gibi. Ama anlayış yoktu. Sadece acı. Ve sessizlik. İçinde kelimeler değil, aralarındaki boşluklar çınlıyordu.

Bu sessizlik boş değildi. Atıyordu. Sadece kırgınlıklar değil, birbirlerine hiç söylemedikleri şeyler de titreşiyordu içinde. Doluydu—inatçı, acımasız. Geçmiş geri getirilemezdi. Ama belki başka bir şekilde taşınabilirdi.

Mektupları geri koydu. Özenle. Yavaşça. Sanki kağıt değil, kendisini yerleştiriyordu. Son mektubu en üste koydu. Geçti. Ama belki de boşuna değildi.

“Anne…” dedi, ona baktı, gözlerine, geçmişe. “O nehre gidelim. Söz verdiği yere. Olta alalım. Sadece oturalım. Onun için değil. Bizim için.”

Başını salladı. Yavaşça. Dikkatle. Sanki sadece bir yolculuğa değil, bir denemeye de evet diyordu. Belki zayıf. Ama yan yana olmanın bir denemesi. En azından bir kez—gerçekten.

Ve bu sefer—”söz veriyorum” demeden. Sadece yol. Sadece su. Ve belki biraz sessizlik, artık içinde nefes alınabilecek bir sessizlik.

Rate article
Lifequest
Birleşmeyen Parçalar