O cumartesi günü, Defne ailesinin evine gitmeye karar verdi. Annesini kaybedeli yalnızca üç ay olmuştu ve bu süre boyunca annesinin eşyalarını toplamaya bir türlü cesaret edememişti. Ev bomboş ve bakımsız kalmıştı. Komşular ya çocuklarının yanına taşınmış ya da evlerini kiracılara vermişti. Çocukken birlikte oynadığı Yılmaz ailesinin eski evinde bile şimdi yabancılar oturuyordu. Yardım isteyebileceği kimse yoktu.
Kocası şafak sökerken balığa gitmiş, ergen kızı kulaklıklarıyla duvar örmüştü. Defne kendi kendine dedi ki: “Yeter, artık ertelemeyeceğim.” Gider, bir bakar, belki eşyaları toplamaya başlar, sonra da arkadaşı Aslı’ya uğrardı. Kahve içmeye davet ediyordu zaten.
Taksi çağırdı, apartmanın önünde beklerken çocukluğunun geçtiği o sıcacık, huzurlu sokakları hatırladı. Havasıyla, ışığıyla… Taksi eve yaklaştıkça içindeki sıkıntı büyüdü. Özlem acıtıyordu.
Evine birkaç sokak kala yürümeye karar verdi. Yaklaştıkça tuhaf bir endişe sarıyordu içini. Bahçe kapısının önünde donup kaldı.
“Bu da ne…” diye mırıldandı.
Pencerenin küçük kısmı aralıktı, perdeler açıktı, oysa kapattığından emindi. Kapı kilidi kırılmıştı. İçeride biri vardı. Ya da daha kötüsü, hâlâ oradaydılar.
Kocasını aradı, ulaşılamıyordu. Etrafta kimsecikler yoktu. Güneşli bir sonbahar günü, herkes bir yerlere dağılmıştı. Polisi mi çağırsa diye düşünürken buz gibi bir şüphe yüreğine çöktü.
“Ya… bu Murat’sa?”
Son zamanlarda tuhaf davranıyordu. Bazen dalgın, bazen birden neşeli oluyordu. Belki de “balığa gidiyorum” bahanesiyle metresiyle buradaydı? Bu düşünce ciğerini yaktı. Onu böyle bir rolde hayal edemiyordu. Ama şüphe de artık içini kemiriyordu.
On dakika boyunca pencerelere dikti gözlerini. Sonra… bir kadın kahkahası. Neşeli, mutlu, hayatın tadını çıkaran bir gülüş… onun ailesinin evinde! İçi sıkıştı.
Tam o sırada kapı çarpıldı. Evden kısa bornozlu, elinde havlusuyla genç bir kadın çıktı. Bahçedeki küçük hamama doğru yürüdü.
“Haydi ama, gel benimle! Tek başıma sıkıldım!” diye seslendi içeriye.
Defne’nin kanı dondu. Genç, güzel… Tabii ki böyle biri için onu terk etmişti! Her şey şimdi anlaşılıyordu.
Dişlerini sıkarak kararlı adımlarla bahçe kapısına yürüdü. Göz ucuyla avluyu taradı, bir sopa bulup hamamın kapısına dayadı ki o “misafir” engel olmasın. Sonra verandaki babasının eski kemerini gördü. Kalın, ağır tokalı. “Tam aradığım şey,” diye geçirdi içinden.
Evin içine dalar dalmaz kurulmuş sofayı, şampanya şişesini, açık televizyonu gördü. Salonun koltuğunda uyuyakalmış bir adam vardı.
“Hain herif! Büyümüş bir kızın var senin, utanmaz!” diye bağırdı ve kemeri savurdu.
“Ay! Deli misin sen? Defne… ben Cem!”
Defne durdu. Bu Murat değil, Cem’di—kocasının yeğeni.
“Burada ne arıyorsun? Nasıl girdin?”
“Kapı zaten kâğıt gibiydi! Kalacak yerim yok, ev boş diye birkaç gün kız arkadaşımla yerleştim işte.”
“Kız arkadaşıyla mı?!” Defne’nin yüzü bembeyaz oldu. “Bunu normal mi buldun? Burası otel değil!”
“Abartma be, sen otur çayını iç, biz birkaç gün kalırız,” diye umursamaz bir tavırla cevap verdi Cem.
“Hayır! Hemen toplanın! Bir de yeni kilit takacaksın. Sen!” diye gürledi Defne.
“Deniz…” diye mırıldandı Cem. “Nerede o?”
“Hamamda. Kapalı. Karışmasın diye oraya hapsettim. Bir daha nereye gideceğini öğrenir!”
Deniz biraz sonra kendini kurtarıp evin içine daldı, öfkeden kıpkırmızı olmuştu.
“Bu ev benim Cem, söyle ona! Mobilyalar için bile para gönderdim!”
“Senin mi?” diye alaycı bir gülüşle karşılık verdi Defne. “Bu ev annemin tapulu malı, sen ise bu kurnaz çocuğun tuzağına düşmüşsün.”
Deniz çılgına döndü:
“Paramı geri ver, dolandırıcı! Şikâyet edeceğim seni!”
“Sen de mi…” diye homurdandı Cem.
Ortalık sakinleşince Defne arkadaşı Aslı’nın yanına gitti ve başından geçen her şeyi anlattı—korkudan hamam ve kemere kadar. Aslı kahkahalara boğuldu.
“Defne, sen bir efsanesin! Ben olsam hemen polisi arardım. Ama sen tek başına hallettin.”
“Önemli olan Murat’ın olmaması,” diye rahat bir nefes aldı Defne. “Ama kilidi değiştireceğim. Kapıyı da. Çelik kapı taktıracağım!”
“Gözüpek kadınlar için!” diye kadehini kaldırdı Aslı.
“Bizim için!” diye gülümseyerek karşılık verdi Defne.




