İnsanın Yanındaki Kim?

Emre Can, ya da dostlarının deyişiyle Can, İstanbul’da büyük bir şirkette bölüm müdürü olmuştu. Bu terfi hak edilmişti—çalışkan, sessiz, dakik bir adamdı. Lider olmak için çabalamazdı ama emin adımlarla ilerlerdi. İş yerindeki kutlamalar mütevazıydı: Can hafifçe gülümsüyor, teşekkür ediyor ve ekibin onun atanmasından pişman olmayacağına dair söz veriyordu.

En çok sevinen annesi, Ayşe Hanım’dı. Oğlunu doktorlara götüren, özel hocalar tutan, kışlık kıyafetler alan ve emekli maaşından onun üniversitesi için biriktiren hep oydu. İş arkadaşlarını ev yapımı ikramlarla—börekler, salatalar, mezelerle—ağırlaması için ısrar eden de oydu. Can başta dirense de sonunda kabul etti: annesini hayal kırıklığına uğratmak istemiyordu.

Kutlama günü, yemekleri almak için annesinin evine gitti. Ancak annesi kardiyoloji randevusuna gitmişti, bu yüzden her şeyi buzdolabına hazır bırakmıştı—hepsi paketlenmişti. Can, öğle arasında her şeyi tek başına taşımak istemedi ve yeni çalışan arkadaşı Elif’ten yardım istedi. Elif hemen kabul etti.

Elif, sarı saçlı ve ela gözlü, herkesin dönüp baktığı türden bir kadındı. Ofiste onun hakkında fısıldaşanlar vardı: Can’a göz koyduğunu, sık sık naz yaptığını, gülümsediğini, arabasına binmek istediğini söylüyorlardı…

Annesinin evine girdiler—mütevazı, tertemiz ve sıcak bir yerdi. Can buzdolabını açıp birbirinden lezzetli kapları çıkarmaya başladı. Elif, bir tabureye oturup etrafı inceledi:

“Annenin evi ne kadar sıcak… Tam bir yuva gibi. Bu da kim?”

Odadan siyah bir köpek çıkageldi ve yabancıya hırlamaya başladı.

“Bu Kara,” dedi Can, onu kucağına alarak. “Korkma, çok sevecendir.”

“Kara mı? Ne tuhaf bir isim…” diyerek burun kıvırdı Elif. “Bana yaklaşmasın, taytımı yırtar sonra.”

Can sustu. Yüzündeki hoşnutsuzluk onu incitmişti. Ama hepsi bu kadar değildi—koridordan tıknaz siyah bir kedi çıkageldi ve sahibinin bacaklarına sürtünmeye başladı.

“Bu da Sultan,” dedi Can tatlı bir sesle ve buzdolabından haşlanmış balık çıkardı. “Al bakalım, sevdiğin yemeğin.”

Elif geri çekildi.

“Evde tam bir hayvanat bahçesi var. Bu kadar küçük bir evde hem kedi hem köpek? Hijyenik değil ki… Tüyler, kokular… Annen alerjik değil mi?”

“Sen alerjik misin?” diye sordu Can sessizce.

“Ben mi? Hayır… bilmiyorum. Biz hiç evde hayvan beslemedik. Sevmem. Pis şeyler…”

Can sessizce paketleri toplamaya devam etti. Gülümsemesi kaybolmuştu. Elif, ayakkabılarını koklamak isteyen köpeği defalarca uzaklaştırarak bir köşede duruyordu.

“Akşam gelip onları gezdireceğim,” dedi sonunda Can. “Annem fazla verdiysem diye kızacak ama dayanamıyorum işte.”

“Üstelik zaman da harcıyorsun… Neyse, birisi yapacak tabii,” diye alaycı bir gülümsemeyle mırıldandı Elif, kapıya doğru yürürken.

Yolda, yeni menülerden, Vildan Hanım’ın eteğinden, muhasebedeki arkadaşın üçüncü evliliğinden bahsetti durdu. Can sessizce yürüdü, ara sıra başını sallayarak. Kafasında bir ses yankılanıyordu: “Boşluk. Sahtelik. Yabancı biri…”

Ofiste bekleyenler vardı: termos verdiler, sarıldılar, omzuna vurdular. İşten sonra masayı hazırladılar, biraz içtiler, çok yediler. Elif yine yanından ayrılmıyordu—şakalar, bakışlar, onu arabayla bırakma teklifleri… Ama Can sakin bir şekilde cevap verdi:

“Kusura bakma, acelen var. Önemli bir görüşmem çıktı.”

Eve geldiğinde annesi onu bekliyordu.

“Nasıl geçti her şey?” diye gülümseyerek sordu, kapıyı açarken.

“Harikaydı, anne. Senin börekler bir çırpıda bitti. Restorandanmış gibi dediler. Beni bile unuttular…”

“Peki bugün yanında gelen kız—Elif miydi? Komşu gördü, çok güzelmiş dedi. O mu?”

“Hayır. Sadece bir iş arkadaşı. Zaten şu an kimse yok. Seni mutlu etmek için söylemiştim, özür dilerim.”

“Peki. Ama biri çıkarsa nasıl biri olmalı, o ‘doğru’ kişi?”

Can düşündü.

“Alçakgönüllü. İyi kalpli. Akıllı. Ve… seni sevmeli. Sultan’ı da. Kara’yı da.”

Annesi gülümsedi.

“Ah, Can’ım, önemli olan seni sevmesi. O zaman hepimizi kabul eder. Hatta huysuz, kel kedi Sultan’ı bile.”

Başını salladı. Sonra tasmayı aldı, ikisini de çağırdı ve sokağa çıktı. Üçü birden avluda koştular, sanki her şeyin basit olduğu o eski günlere dönmüşlerdi—annesi evde, çantasında poğaça, kucağında yavru köpek, omzunda kedi ve önlerinde bütün bir hayat.

Annesi pencereden baktı ve yumruğunu sıktı.

“Otuz yaşında, bölüm müdürü, ama kalbi hâlâ çocuk. Allah sana gerçek bir sevgi versin, oğlum… Hem seni, hem Sultan’ı, hem Kara’yı, hem de beni birden sevecek biri olsun.”

Rate article
Lifequest
İnsanın Yanındaki Kim?