Var Olmayan Kadın

Kimsenin fark etmediği bir kadındı Nermin. Ne otobüste, ne eczanede, hatta yirmi yıldan fazla yaşadığı apartmanında bile. İnsanlar gözlerini ona çevirmeden geçip gidiyorlardı, sanki o duvarların bir parçasıydı: kabarmış boya, kilitlenmeyen posta kutusu, gıcırdayan basamaklar. Elli dokuz yaşındaydı ve her geçen yıl biraz daha eriyor gibiydi. Tıpkı güneş altında uzun süre kalmış bir fotoğraf gibi—önce silikleşiyor, sonra tamamen yok oluyordu.

Kasada satıcı para üstünü verirken gözlerine bakmıyordu, sanki Nermin’de unutulmuş, rahatsız edici bir şey görmekten korkuyordu. Beşinci kattaki komşusu, başının üzerinden baktığı boşluğa “merhaba” diyordu. Oğlu ise gittikçe daha az arıyordu. “Anne, işler çok yoğun, sonra ararım.” Bu yoğunluk dördüncü baharına girmişti ve Nermin artık beklemeyi bırakmıştı.

Her sabah temiz bir bluz giyer, başörtüsünü düzgünce bağlar ve sokağa çıkardı. Sanki bir yere yetişmesi gerekiyormuş gibi. Sanki onu bekleyen biri varmış gibi. Ama kimse beklemiyordu. Bu, kendini var edebildiği tek yoldu—görünmez olsa bile. Parkta yürüyüş, bir bankta oturuş, otomatten aldığı ucuz bir fincan kahve… Bunlar ne dinlenmek ne de eğlenmek içindi. Bir direnişti. Sessiz bir çığlık: “Ben hâlâ buradayım.”

Nermin diğerlerine bakardı. Gülenlere, tartışanlara, telefonda haykıranlara… Yaşayanlara. Ve kendisiyle onlar arasında görünmez ama kalın bir duvar hissederdi. Kimsenin gözü ona takılmazdı. Sanki o bir insan değil de, kimsenin artık okumadığı bir sokak tabelasıydı.

Bir gün parlak sarı bir rüzgarlık aldı. Göz alıcı, neredeyse küstahça. “Belki biri dönüp bakar,” diye düşündü. Ama kimse dönmedi. Kasiyer bile ödemeyi yaparken gözlerini kaldırmadı. Rüzgarlık sadece bir kumaş parçası olarak kaldı. Nermin ise yine görünmezdi.

O akşam apartmanda bir bağrışma duydu. Merdivenlerde, katlar arasındaki gölgede küçük bir kız oturuyordu. Sekiz yaşlarında, gözleri yaş içinde, saçları dağınık. Kırık bir scooter ve dökülen defterler—bazıları kir içindeydi.

“Ne oldu?” diye sordu Nermin. Sesi sert ama sıcaktı, acıma ya da yapay şefkat yoktu.

“Bana aptal dedi… sonra gitti,” diye fısıldadı kız, gözlerini kaldırmadan.

Nermin yanına oturdu, scooter’ın kırık kolunu düzeltti ve kıza gerçekten baktı.

“Sen aptal değilsin,” dedi. “Sadece küçüksün. Ama o aptal. Belki de korkak. Çünkü incitmek zayıfların işidir. Açıklamak ise zordur.”

Kız hıçkırdı, başını salladı. Ve Nermin bir anda anladı—dinleniyordu. Gerçekten. Birlikte defterleri topladılar, çantaya yerleştirdiler. Scooter’ı eski bir bantla yapıştırdı, tutmuyordu ama kız gülümsedi, sanki yeni gibiydi.

“Sen iyi bir insansın,” dedi birden. “Adın ne?”

“Nermin.”

“Benim adım da Elif. Arkadaşım olur musun? Hiç arkadaşım yok.”

“Olur,” dedi Nermin. Kelimenin içinde uzun zamandır duymadığı bir şey vardı. Sıcaklık. İçindeki sessizlik çekilmişti.

Ertesi gün aynı parkta birlikte yürüdüler. Nermin parlak sarı rüzgarlığıyla, Elif ise dağılmış saç örgüsü ve elinde sıkı sıkı tuttuğu bir resimle.

“Bu sensin,” dedi kız. “Seni çizdim.”

Kağıtta bir kadın vardı. Parlak bir ceket giymişti. Dev kanatları vardı, neredeyse sayfaya sığmıyorlardı, sanki onu gökyüzüne kaldıracaklardı.

Bazen yeniden canlanmak için sokakların onayına ihtiyaç yoktur. Ne kalabalığa ne de alkışa. Bazen sadece—birine, bir tek kişiye lazım olmak yeterlidir. Belki de kirli bir merdivende ağlayan, defterleri yırtılmış, scooter’ı kırılmış bir kıza. Çünkü o anda sen artık fon değilsindir. Gölge değil. Kalabalıktaki şeffaf bir leke hiç değil.

Sen bir ışıksın. Ve bir destek. Sen birinin kanatlarısın. Ve birinin “kal”ı…

Rate article
Lifequest
Var Olmayan Kadın