Nazlı sofrayı kurdu, tencerede yeşil mercimek çorbasını kaynattı, patatesli ve lahanalı böreklerin altını kızarttı—çocukluğundan beri bir erkeğin kalbine giden yolun midesinden geçtiğine inanırdı. Çabalıyordu, umut ediyordu, inanıyordu. Beş yıllık evlilik—sonuçsuz. Ne bir çocuğun ayak sesleri, ne geceleri minik bir ağlama. Doktorlar başlarını sallayıp “Umudun var,” diyordu, ama kocası Murad muayenelere bile gitmeyi reddediyordu. O gittikçe uzaklaşıyor, sinirli, soğuk ve öfkeli oluyordu. Kaynanası Fatma ise fırsat kaçırmıyor, Nazlı’yı suçluyordu.
“Bana torun vermiyorsun çünkü yapamıyorsun,” diye bağırıyordu. “Oğlum sapasağlam, sen gençliğinde oralarda dolandın!”
Nazlı geceleri ağlıyordu. Onlarca doktor dolaşmış, testler yaptırmış, tedaviler görmüştü. Ama Murad’ın desteği olmadan hepsi boşunaydı. O ise destek olmayı gereksiz görüyor, kapıyı çarparak çıkıyor, “Bizi birleştiren tek şey bu evin kredisi,” diye bağırıyordu.
Yine de umut etmeyi sürdürdü.
…O akşam, her zamanki gibi, onu işten bekliyordu. Mutfakta ev yemeğinin kokusu vardı, ama karşılığında duyduğu ilk söz bir selam değildi:
“Bu mutfaktaki dağınıklık da ne?” diye homurdandı Murad, kirli tabaklara bakarak.
“Yemek yapıyordum…” diye başladı Nazlı, ama o sözünü kesti.
“Fark etmez. Otur. Sana söyleyeceklerim var.”
Nazlı’nın kalbi hızlandı.
“Bütün bunlar…” diyerek mutfağı işaret etti. “Aramızdaki her şey… anlamsız. Başka biri var. Birbirimizi seviyoruz. Boşanma davası açıyorum.”
Donakaldı. Daha demin masada sıcacık börekler duruyordu, şimdi hayatı paramparça oluyordu.
“Ya hayallerimiz? Planlarımız?” diye fısıldadı Nazlı.
“Artık benim farklı planlarım var. Hâlâ çocuk istiyorum. Ama başka bir kadınla.”
Gitti. Sonsuza kadar.
Sonrası bir kabustu: mahkemeler, mal paylaşımı, suçlamalar, aşağılanmalar. Fatma evi istiyordu—”altın oğlu” torun sahibi olamamıştı. Nazlı’ya acıyan yoktu. Annesi bile teselli edemiyordu.
“Henüz gençsin,” diyordu ona Ayşe. “Her şey yeni başlıyor.”
“Artık ne aşk istiyorum ne erkek,” diye hıçkırıyordu Nazlı. “Paramparçayım.”
Ama Ayşe pes etmedi. Kızını doktorlara götürdü, depresyondan çıkardı, tekrar tekrar “Kendini bitmiş hissetme,” dedi.
Nazlı annesi için dayandı. Yeniden testler, tedaviler, iş, nadir arkadaş buluşmaları… Geçmişi düşünmemeye çalıştı, elinden geldiğince yaşadı. Ve kalbinin artık aşka kapalı olduğunu sanıyordu.
Ta ki Emre çıkana kadar.
“Geçmişini sormuyorum,” dedi. “Seninle bir gelecek kurmak istiyorum.”
“Belki sana çocuk veremeyeceğim,” diye itiraf etti Nazlı.
“O zaman kedi alırız. İstersen köpek de. Önemli olan senin yanımda olman.”
Birlikte yaşamaya başladılar. Beş ay sonra nikâh kıydılar. Krediyle ev aldılar, bir kedi sahiplendiler. Nazlı yıllar sonra ilk defa gülmeye başladı. Mutlu olmayı öğreniyordu—ve başarıyordu.
Beş yıl geçti. Onlara bir kız ve bir oğul verilmişti—Elif ve Ali. Nazlı buna inanamıyordu. Seviyordu ve seviliyordu. Huzur içinde yaşıyordu. Ve geçmişi düşünmemeye çalışıyordu.
Ta ki bir gün şehirde Fatma’yla karşılaşana kadar.
“İyi görünüyorsun,” diyerek alaycı bir gülümsemeyle baktı. “Yeni bir zengin mi buldun?”
“Sadece mutluyum,” diye sakin cevap verdi Nazlı. “Siz nasılsınız?”
“Murad’la uğraşıyorum,” diye iç çekti kaynanası. “Üçüncü gelin. Hiçbiri doğru değil. Meğer en iyisi senmişsin.”
Nazlı gülümsedi ama cevap vermedi. Kin gütmek istemiyordu.
“Çocukların var mı?” diye soramadı Fatma.
“Aramız bu kadar yakın değil,” diyerek kibarca konuyu kapattı Nazlı.
“Murad’ın hâlâ çocuğu olmuyor… Belki bir şans daha vermelisiniz?” diye arkasından bağırdı.
“Hayır, teşekkürler,” dedi Nazlı, uzaklaşırken.
Ve ancak köşeyi döndüğünde, Nazlı gerçekten anladı: yaşadığı her şey boşuna değildi. Gitmesi gereken gitmişti ki, gerçekten onu bekleyen gelsin.
Ve onunla birlikte—artık yaşadığı o iki küçük sebep…




