Mükemmel Görünüyordu, Ama En Büyük Acım Oldu

O mükemmel görünüyordu. Ama en büyük acım olduğunu anladım.

Lale’yi ilk gördüğümde, rüyalarımdan fırlamış bir kadın sandım. Sessiz, zarif, gözlerinin derinliklerinde bütün bir dünya saklıydı. Çabuk yakınlaştık. Ona İstanbul’un sevdiğim sokaklarını gezdirdim, evde basit yemekler yaptık, küçük şeylere güldük. “İşte bu” dedim içimden. Evlenme teklif ettiğimde bir an bile tereddüt etmedim.

Düğünümüz samimi ve sıcaktı. Yakınlarımızla küçük bir tören, beyaz bir gelinlik, usulca çalınan müzikle yaptığımız sessiz dans. Hayat pürüzsüz görünüyordu. Lale şefkatliydi, hep dikkatli, biraz mesafeli—ama bunu karakterine verdim. Fakat bu huzur çatırdamaya başladı.

Önce işten geç gelmeye başladı. Ya “mesai”ydi, ya “toplantı.” Bazen anlattıkları tutmuyordu. Kuşkularımı bastırmaya çalıştım. Ta ki bir gün, elinden düşürmediği telefonun mutfak masasında kilitsiz kaldığını görene kadar. Bakmak istemedim… ama bir şey beni itti.

Yazışmaları gördüm. İsim—Kemal. Mesajlar açıktı: “Yakında görüşeceğiz. Söz veriyorum. Ellerini özledim.” Lale aynı ateşle cevap veriyordu. Yüreğim sıkıştı. Kimdi bu? Aralarında ne vardı?

Ertesi gün daha derine indim. Eski bir sosyal medya hesabını buldum. Parti fotoğrafları, plajda çekilmiş yarı çıplak kareler, tanımadığım erkekler. Paylaşımlar tutku, özgürlük ve anlık aşkların izleriyle doluydu. Tanıdığım Lale ile buradaki Lale iki ayrı insandı. İnanamadım. Ama içimde bir ses, gerçeğin daha korkunç olduğunu fısıldıyordu.

Birkaç hafta sonra günlüğünü buldum. Tesadüfen—belki de kader böyle istedi. Kapağında “Açma” yazıyordu. Açtım. Her sayfa canımı yakıyordu:

“İyi biri olduğumu sanıyor. Duygulara ne kadar aç olduğumu bilmiyor. Dokunuşlara. Bir yetmiyor bana.”
“Kemal kalmamı istedi. Neredeyse kabul ediyordum. Ama onun ailesi var. Benimse sadece arzularımın karması.”
“Ahmet saf. Sonsuza kadar birlikte olacağımızı düşünüyor. Mert’i bilmediği için ne yazık…”

Yerde oturmuş, gözyaşlarımı tutamıyordum. Karım. Benim—ama aslında hiç benim değil. Üç erkek. Aldatmalar. Hayat bir oyun.

Telefonuna bir uygulama yükledim. Çarşamba ve cuma günleri şehir dışına çıkıyordu. Hep aynı otel. Hep aynı oda. Ve hep Kemal. Bir de Mert vardı. Evliydi. Ona yazmıştı: “En tutkulusu sensin. Seninle canlanıyorum. Ama daha fazlasını isteme.”

Paramparçaydım. Yine de konuşmaya cesaret edemedim. Ta ki bir gün patlayana kadar:

“Her şeyi biliyorum.”

Benzi attı. İtiraz etmedi. Sadece ağladı. Açıklama bekledim. Cevaplar. Zorla mırıldandı:

“Yalnız kalmaktan korkuyorum. Sadece bir eş olamam. Daha fazlası lazım. İstenildiğimi hissetmeliyim. Sen iyisin. Ama içimdeki ateşi sen tutuşturamazsın.”

Bu, ihanet itirafından daha acıydı. Onun dünyasında hiç olduğumu itirafıydı. Güvenli liman. Sağlam sığınak. Ama seçtiği erkek değil.

Bir hafta sonra boşanma davası açtık. Ben gittim. O, evde kaldı—yalanlarının ağında.

Son mesajında yazdı:

“Affet. Sen gerçektin. Ben ise sadece kendimi arıyordum. Ve bulamadım.”

Bu hikâyeyi intikam için yazmıyorum. Artık öfkeli değilim. Sadece şunu anlasın birileri istiyorum: Maskeler güzel olabilir. Ama ardında asla tam anlayamayacağımız ruhlar gizlenebilir.

Rate article
Lifequest
Mükemmel Görünüyordu, Ama En Büyük Acım Oldu