“Geç uyandım: dönüş yok artık”
— Pekala, Ayşegül Hanım, sizi biraz toparladık, tavsiyelerimizi verdik. Şimdi önemli olan kendinizi ihmal etmeyin, biraz dinlenin — doktor gülümsedi, omzuna hafifçe dokundu ve kapıyı nazikçe aralayarak çantasıyla geçmesine yardım etti.
Ayşegül, boğazına düğümlenen bir yumruyu yutkunmaya çalışıyordu. Hastaneye hoş olmayan bir nedenle yatmıştı ama burası ona garip bir şekilde iyi gelmişti. En azından dinlenmişti. Çünkü son yıllarda kendini tüketene kadar çalışmıştı. Bir at gibi çalışıyor, izin bile istemeye korkuyordu. Tansiyon, baş dönmesi, halsizlik — hepsini görmezden geldi. Sonunda sinir krizi ve kalp şikayetiyle hastaneye düştü. Bir ay yattı, annesi neredeyse onun yanında perişan olacaktı.
Ama Cem, kocası, umrunda bile değildi. Sanki karısı yokmuş gibiydi. Belki de gerçekten fark etmedi — Ayşegül hastaneye gider gitmez evlerine kayınvalidesi taşınmıştı. Tencere, paspas ve nasihatleriyle birlikte.
— Ayşeciğim, anlasana, bizim Cemcik hâlâ bir çocuk. Ona kim bakacak ben olmazsam? Senin annen var, seninle ilgileniyor, ben de oğlumu koruyayım — diye çıkışıyordu kayınvalidesi telefonda.
Ayşegül dişlerini sıkıyordu. Yıllarca kocasına öğrettiği her şey yok olmuştu. Kendi işini yapması, ev işlerine yardım etmesi — hepsi çayda eriyen şeker gibi kaybolmuştu. Yine kötü cadı rolündeydi, oysa onun annesi “kurtarıcı peri”ydi. Tabii kim kimi zorbalıyordu, o ayrı bir soru.
Evliliğin ilk yıllarını düşünmek bile tüylerini diken diken ediyordu. O zamanlar kayınvalidesi onları tam bir gözetim altında tutmuştu. Hâlâ utanarak hatırlıyordu: “Uyuyor musunuz? Yoksa orada olmaması gereken bir şey mi yapıyorsunuz?” dehşeti.
Tanışmaları hâlâ komik geliyordu. Ayşegül, o zamanlar “arkadaş” diye bildiği birinin ihanetine uğramış, öfkeli bir şekilde sokağa fırlamıştı. Hayatın adaletsizliği hakkında düşünürken birden kafasına bir dal düşmüştü. Yukarı baktığında Cem’i görmüştü — ağaca tırmanırken sıkışıp kalmıştı.
— Delirdiniz mi siz? Ölmek mi istiyorsunuz? — diye çıkışmıştı.
— Kediyi kurtarıyordum! — diye mızıldanmıştı o da.
Kedi yoktu tabii. Tekir kaçmış, Cem oracıkta kalmıştı. Ayşegül bir merdiven ve ip getirmiş, onu aşağı indirmişti. İşte böyle tanışmışlardı. Güzel ama içinde çürük bir hikâyenin başlangıcı.
Evlendikten sonra Ayşegül kısa sürede anlamıştı ki kocası sadece beceriksiz değil, bir çocuktu. Bulaşık yıkamak, çöp atmak — hepsi sızlanarak. O ise her şeyi tek başına çekiyordu: ev kredisi, iş, hasta annesi. Kocası ise annesine şikayet ediyor, o da Ayşegül’e. Sonunda Ayşegül kocasını ciddi ciddi terbiye etmeye başladı. Ve itiraf etmeli, başarılı da oldu.
Cem değişmeye başlamıştı. Yemek yapmayı, temizliği öğrenmiş, hatta bazen inisiyatif bile alıyordu. Kayınvalidesi geri çekilmişti — tabii bazen köşede oğluna acıyarak ağlıyordu. Ama her şey kontrol altındaydı. Ta ki hastaneye yatana kadar.
Şimdi her şey sıfırdan başlıyordu. Ayşegül kocasını aradı — cevap yok. Garip, pazartesi izinliydi, normalde o saatte kahvaltı yapıyor olurdu. Kayınvalidesini aradı — o da açmıyordu. Kalbi hızla çarptı. Bir taksiye atladı, eve gitti. İçinde bir endişe vardı.
Kapıya geldi, anahtarı kilide soktu — tam o sırada kapı açıldı. Karşısında yabancı bir kadın duruyordu.
— Sen kimsin? — soğuk bir tonla sordu Ayşegül.
— Ben Merve. Cem’in sevdiği kadın. Sen ise, canım, artık burada yaşamıyorsun. Lütfen, hayatımızdan çık git.
Ayşegül donup kaldı. Duyduğunu anlamaya çalışırken kapı yüzüne kapanmıştı.
— Eşyalarını şimdi çıkarıyorum — diye bir ses duyuldu içerden.
Birkaç dakika sonra çantalar, birer birer, kapının önüne “çıkıyordu”. Merve’nin ayağına basarak, Ayşegül çantasının üstüne oturdu ve polisi aradı. Ölesiye çalışmıştı, şimdi her şeyini bir hainBu kadar fedakarlık yapmıştı, şimdi her şeyini bir nanköre vermeye niyeti yoktu.




