O Gün
Her şey Elif’in uyuyakalmasıyla başladı. Sadece yarım saat değil, gözlerini saat onda açtı, oysa her sabah sekizde termostaki kahvesiyle otobüs durağında olurdu. Kalbi bir gökdelenin çöküşü gibi aniden dibe vurdu. Telefonu şarj olmamıştı – şanssızlığına gece fiş prizden çıkmıştı. Musluktan su akmıyordu; planlı kesinti vardı, tabii o unutmuştu. Mutfakta bir çatırtı, sonra ses: üzerinde “Pes Etme” yazan sevdiği bardağı paramparça olmuştu. Geriye sadece kırıklar ve ağır bir sessizlik kaldı.
Öyle bir sessizlik ki kulaklarınız çınlamaya başlar. Ev nefes alır gibidir ama sen nefesini tutarsın, rahatsızlıktan değil, artık içinde tutamadığın için.
Elif tabii ki işe geç kaldı. Dağınık saçları, makyajsız yüzü ve lekeli pardösüsüyle ofis kapısından içeri dalışını herkes gördü. Kimi gülümsemeden edemedi, kimi işine dalmış gibi yaparak bakışlarını kaçırdı. Patronu öyle bir iç çekti ki, sanki Elif tüm dünyayı yine hayırkırığa uğratmıştı. Gün ipin ucundan çekilmiş gibi bir anda dağıldı.
Elif ne mazeret uydurdu ne de şikayet etti. Sadece bilgisayarının başına oturdu ve dosyasını açtı. Ama içi öyle huzursuzdu ki, dar bir kazağın altındaki kaşıntılı ten gibi. Sanki dünya ona bir şeyler fısıldıyordu: “Böyle olmamalıydı. Bunu sen de biliyorsun.”
Öğleden sonra okuldan aradılar: oğlu öğretmeniyle tartışmıştı. Disiplin kurulu toplanacak, savunma isteniyor, hatta soruşturma açılabilirmiş. Ardından bankadan SMS geldi: kartı eksiye düşmüş, son alışverişi reddedilmişti. Sonra komşusundan bir fotoğraflı mesaj: “Senin tavan mı akıyor?” Tavandaki leke, hayatının üstüne yayılan bir yara gibiydi.
Akşamüstü Elif apartmanın soğuk merdivenlerine çökmüştü. Taytı bacaklarına yapışmış, parmakları üşüyordu. Omuzları düşmüş, çantası açık – bir ruh gibi savunmasız kalmıştı. Gün sadece kötü gitmemişti, adeta onu sınıyordu; morarığa bastıran bir parmak gibi.
O sırada yanında bir kız durdu. Ufak tefek, sırtında kocaman bir çanta, gözlükleri eğri takılmıştı.
“Teyze, çok mu kötüsün?”
Elif başını kaldırdı. Geçiştirmek istedi ama yapamadı. Soru öyle samimiydi ki.
“Çok.”
Kız yanına çöktü. Çantasından biraz buruşmuş ama temiz bir elma çıkardı. İki eliyle uzattı.
“Annem der ki, biri kötüyse paylaşmalıyız. Az da olsa. Bir elma bile olsa.”
Elif aldı. Isırdı. Tatlıydı, hafif mayhoş. Kokusu Eylül başını, okulun ilk gününü hatırlattı. Göğsündeki bir şey gevşedi. Acıbilecek değil, sadece bir gürültüydü. Sustu.
“Teşekkür ederim. Senin adın ne?”
“Zeynep. Ya senin?”
“Elif.”
“Üzülme Elif Teyze. Her şey düzelir. Sadece şimdi kötü.”
Elif hafifçe gülümseyerek başını salladı.
Zeynep ayağa kalktı, çantasını düzeltti ve hızla uzaklaştı. Arkasına bile bakmadı. Sanki yapması gerekeni yapmıştı, başka bir şey beklemiyordu. Elif onu izlerken içinde garip bir sıcaklık hissetti. Sanki biri küçük bir mum yakmıştı orada.
Ayağa kalktı. Eve çıktı. Pardösüsünü çıkardı. Oğlunu aradı – azarlamak için değil, sadece halini hatırını sormak için. “Özür dilerim” dedi, sebepsiz yere. Sadece ilk sıcak sözü o söylemek istedi.
Sonra kedisine su verdi. Yeri süpürdü. Bardağın kırıklarını topladı. Hepsi basit hareketlerdi ama o gün ilk kez bir anlamları vardı.
Ertesi sabah Elif kendine yeni bir bardak aldı. Kırmızıydı. Bir söz gibi parlaktı. Bir de mekanik çalar saat – tıpkı bir fısıltı gibi: “Yaşıyorsun. Zaman geçiyor – sen de onunla.”
Bazen her şey çatırdamaz, dikiş yerinden sökülür. Sonra yeniden dikilir. Aynı ellerle değil, aynı parçalarla değil. Ama dikilir. Bir elmayla. Bir çocuğun sesiyle. Artık “yeter” dediğin o anda. Nefes alma vakti geldiğinde…




