Anne Denize Açıldığında: Diğerleri İçin Yaşayan Kadının Kendini Seçmesi

Bugün, bir şeyler değişti. Geçmişin ağırlığından kurtulmaya karar verdim.

“Oğlum, ekmek alır mısın, lütfen?” diyen sesi titriyordu, sanki buzun üzerinde yürürken çatlayan cam gibi. “Dışarıda buz var, düşmekten korkuyorum…”

“Anne, dalga mı geçiyorsun?” dedi Emre, kanepeden kalkmadan gözlerini devirerek. “Gece mesaisinden yeni geldim. Deniz’le film izleyecektik. Dinlenmek istesene?”

“Evladım… gerçekten gidemiyorum…” diye fısıldadı.

“Anne, hâlâ o eski kafalı mısın? Uygulamalar var, market getiriyorlar! Bir öğren artık!”

“O telefon işlerini karıştırıyorum… Belki sen sipariş verirsin?”

“Şu an araba kullanıyorum, konuşamıyorum. Selin’e söyle.”

“Sordum… Toplantısı varmış.”

“Tamam,” diye homurdandı Emre. “Eve gelince ararım. Ne alacağını söylersin.”

“Peki, beklerim,” dedi Zeynep Hanım sessizce. Ama ne bir saat sonra ne de iki saat sonra telefon çalmadı. Kendi aradığında da ya meşgul ya da cevap yoktu. Sonunda komşusu Muzaffer Bey imdada yetişti; siparişi o verdi, paketleri o teslim aldı.

Çantaları boşaltırken, Zeynep Hanım içinde bir şeylerin bastırdığını hissetti. Neydi bu hayat? Neden ihtiyaç duyduğunda, uğruna yaşadığı insanlar yanında değildi?

İyi bir anne olmuştu. Emre on altı, Selin on bir yaşındayken dul kalmıştı. Onları tek başına büyüttü. Hem muhasebeci olarak çalıştı hem geceleri temizlikçilik yaptı. Annesi ve kaynanası yardım ediyordu, ta ki onlar da gidene kadar. Sonra her şey omuzlarına yıkılmıştı.

Dedelerinden kalan ev Selin’e, annesinden kalan da Emre’ye. Kendisine kalan? Hiçbir şey. Hepsi çocuklarına. Okullar, düğünler, torunlar… Gece gündüz demeden çalıştı. Hiç şikâyet etmedi. “Onların geleceği olsun,” diye düşündü, “onlar rahat etsin.”

Hafta sonları kurslara götürdü, geceleri ders çalıştırdı, çamaşır yıkadı, yemek yaptı, çantaları taşıdı, hastalandıklarında başlarında bekledi. Şimdi? Artık görünmez biriydi. Mutfaktaki raf gibi… Vardı ama kimse fark etmiyordu.

Selin köpeğini bıraktığında, Zeynep Hanım yağmurda, karda gezdirdi. Emre torununu bıraktığında, geceleri uyumadı. Hiçbir zaman karşılık beklemedi.

Ama hasta olduğunda, ilaçlarını Muzaffer Bey getirdi. Çocuklar hastaneye gelip on dakika kaldılar. Selin burun kıvırdı:

“Anne, hastanelerden korkuyorum biliyorsun…”

“Kim seviyor ki, kızım?”

“Sen tedavini ol, sonra ararız.”

Emre de hemen gitti: “Aslı yoruldu, çocukla ilgilenmem lazım.” Kucaklamadı, oturup konuşmadı. Hiçbir şey.

Bugün… Buzun üzerinde yürürken, bir düşünce aklına çakıldı: Yaşlanıyordu. Bir gün düşerse, kimse gelmeyecekti. Kimse.

O an aklına o yaz geldi. Otuz yaşındaydı. Emre henüz küçüktü, Selin yoktu. Antalya’da bir tatil köyü. Sıcak, sessiz, kimse onu rahatsız etmiyordu. O zamanlar telefonlar yoktu. Sadece o ve deniz vardı. O zaman mutluydu.

Neredeyse otuz yıl oldu.

Ve bir daha hiç kendisi için yaşamamıştı.

O gece yatağında uzanırken düşündü: Onu burada ne tutuyordu? Çocuklar büyümüştü, evleri vardı. Ne minnet ne de sevgi vardı. Sadece bir ihtiyaç. Peki ya o? O da bir insan değil miydi?

Sabah kalktı, çayını demledi, bir defter çıkardı ve yazdı: “Evi sat. Deniz kenarında bir ev al. Kendin için yaşa.”

Emlakçıyı bir arkadaşı sayesinde buldu. Ev bir ayda satıldı. Para hesabına geçti, belgeler hazırdı.

Her şey hazır olunca, çocuklarını çağırdı.

“Ne oldu?” diye kaşlarını çattı Emre. “Yeni işten geldim.”

“Anne toplantım var. Acil mi?”

“Evet. Size bir şey söylemem lazım.”

“Söyle o zaman,” diye homurdandı Selin. “Hızlı ol. Toplantım var. Ha, bu arada hafta sonu Fındık’ı bırakacağız.”

“Olmaz,” dedi Zeynep Hanım sakin bir sesle.

“Neden olmasın?”

“Gidiyorum.”

“Nereye?!” diye aynı anda haykırdılar.

“Fethiye’ye. Deniz kenarında bir ev aldım. Artık orada yaşayacağım.”

Sessizlik çöktü. Sonra Emre gülmeye başladı:

“Anne, hayalperestsin sen. Parayı nereden buldun?”

“Evi sattım.”

“NE?!” diye dikildi Selin. “Bizsiz mi? Bizimle konuşmadan mı?”

“Siz hep meşgulsünüz. Size göre değilim.”

“Orada tek başına ne yapacaksın?”

“Halledeceğim. Artık her şey benim. Kendi evim, kendi denizim, kendi hayatım.”

“Anne, hiç bizi düşündün mü?” diye bağırdı Selin. “Ev bize kalacaktı!”

“Ben de sizin benim desteğim olacağınızı düşünmüştüm. Yanılmışım. Tamam çocuklar. Sizi seviyorum. Ama artık kendimi seçiyorum.”

Öfkeyle, şaşkınlıkla gittiler. O ise kaldı… Tek başına. Ama otuz yıl sonra ilk kez bu “tek başına” korkutucu değildi. Özgürlüktü.

Bir hafta sonra, yeni evinin balkonunda durmuş, tuzlu havayı içine çekiyordu. Parmağını pencere pervazında gezdirirken, bir şey hissetti: Sıcaklık. Sessizlik. Özgürlük.

Bazen hayata dönmek için gitmek gerekir. Seni önemsemeyenlerden uzaklaşmak… Kendine, denize, hayata doğru.

Ve en önemli ders: Kendini sevmekten vazgeçme… Çünkü sen olmArtık her sabah uyandığında, dalgaların sesi ona yepyeni bir hayatın başladığını fısıldıyordu.

Rate article
Lifequest
Anne Denize Açıldığında: Diğerleri İçin Yaşayan Kadının Kendini Seçmesi