Geciken Annelik: Baharın Hatırlattığı Unutulmaz Günah
Ayşegül hiçbir zaman ikinci bir çocuk istememişti. Mehmet’le zaten yedi yaşında hareketli bir oğulları vardı. Uykusuz gecelere, bezlere, gaz sancılarına ve çocuk çığlıklarına geri dönmek hiç işine gelmiyordu. Üstelik kariyeri nihayet yoluna girmişti; yeni fırsatlar, seyahatler ve aile hayatına uymayan eğlenceli insanlar vardı. Ama hamilelik oldu. Beklenmedik, zamansız, her zamanki gibi.
Mehmet hemen bir kız çocuğu istediğini söyledi. “Belki daha sakin bir karakteri olur,” diye gülümsedi. Ayşegül başını salladı. İçinde öfke, korku, huzursuzluk vardı. Ama kız doğduğunda – minik, buğday tenli, mavi gözlü ve tombul burunlu – ilk kez ne yapacağını şaşırdı. Kalbinde bir sıkışma hissetti. Ama tam o anda, sanki bu duyguyla alay edercesine, doktorlar bebeğin doğuştan kalp rahatsızlığı olduğunu söyledi. Ciddiydi. Tedavi gerekecekti. Ameliyat olacaktı.
Bu onun hayat planında yoktu. Hiç. Uğruna çabaladığı her şey yok olabilirdi. Spor salonu, iş partileri, arkadaşlarla Antalya tatilleri, kariyer basamakları – şimdi bunların hepsi mi? Hayır. Şimdi değil. Ona olamazdı.
Mehmet durumu dinledi ve pes etti. Omuzlarını silkti. İkisi de yüksek sesle söylemedikleri bir karar aldılar. Akrabalara ve tanıdıklara kızın öldüğünü söylediler.
Yetimhanede mavi gözlü kızı Fatma Hanım aldı. Yirmi beş yıldır orada çalışıyordu. Acıya ve henüz hayata başlamadan kaderi değişen çocuklara alışmış olmalıydı. Ama olmamıştı. Her yeni “terkedilmiş” çocuk yüreğine işliyordu. Özellikle bu kız. O kadar sessiz, o kadar içliydi. Öyle bakıyordu ki, sanki tek gerçek ailesini arıyordu.
Fatma Hanım, her boş anını bebekle geçirmeye başladı. Kız ona gülümsedi, ellerini uzattı, sevgi dolu sözlerine mırıldanarak karşılık verdi. Ve Fatma dayanamadı. Kocasıyla konuştu.
“Ahmet, onu orada bırakamam.”
“Tedavi gerekecek. Altından kalkabilir misin?”
“Kalkarım. O artık bizim. Adını Umut koyalım.”
Onu evlat edindiler. Altmışlarına yaklaşmışlardı, sağlıkları pek iyi değildi, paraları da kısıtlıydı. Ahmet köyde sabah akşam çalışıyordu. Fatma ise Umut’la hastane hastane, tedavi tedavi gezdi. Üç saat uyuyor, Allah ne verdiyse yiyorlardı. Ama Umut’un tek bir gülüşü, Ahmet’e yirmi yıl gençleştiriyordu.
Umut şefkatli, duyarlı, hayat dolu bir çocuk oldu. Ev işlerine yardım ediyor, insanlara sevgiyle yaklaşıyordu. Beş yaşındayken komşu yaşlı kadına mısır taşırken, “Nine, ben iki koçak taşırım, siz rahat edin!” diyor, küçük elleriyle zorlanarak taşıdığı mısırları bir taç gibi gururla önde götürüyordu.
Ameliyat vakti geldiğinde, bütün köy dua etti. İnsanlar elinden geleni yaptı: para, yiyecek, moral. Ameliyat başarılı geçti. Umut hayatta kaldı. Daha fazlası, hastalığı yendi.
Büyüdü. Güzelliği ve zekâsıyla dikkat çekti. Üniversiteyi kazandı, yurtta kaldı, tatillerde köye dönüyor, sevgi ve böreklerle karşılandığı evinde anne babasına yardım ediyordu.
Bir Nisan günü, Umut parkta dolaşıyordu. Hava ılıktı, güneş dallar arasında oynuyor, kuşlar cıvıldıyor, toprak uyanışın kokusunu yayıyordu. Mayıs tatilini, annesiyle babasının yanına gidip bahçe işlerine yardım edeceğini, akşam çardakta bitki çayı içip annesinin anlattığı hikâyeleri dinleyeceğini düşünüyordu.
Aniden – bir darbe. Ayaklarının dibine peluş bir tavşan düştü. Umut başını kaldırdı, bankta oturan bir kadın ve dört yaşlarında bir çocuk gördü. OyuncakO anda kadının gözlerine baktı ve yıllar önce kaybettiği bir şeyi hatırlar gibi oldu.




