Geçmişi Hatırlatan Yumurta: Sessizlikte Gizlenen Aşkın Hikayesi

Yirmi yıl birlikte. Yirmi yıl aynı soyadı, aynı adres, aynı iş yolu. Şimdiyse ayrı sofralar. Sadece farklı yemekler değil, ayrı buzdolapları. Ayrı tencereler. Hatta tuz bile ayrı. İşte bu noktaya geldiler.

Önce kavgalar vardı – şiddetli, kapı çarpmalı, bağırmalı. Sonra barışmalar – yorgun, neşesiz. Sonra… hiç. Ne kavga ne barışma. Boşluk. O, eskiden çalışma odası olan küçük odada uyuyordu. O, yıllar önce “biz”ken paylaştıkları yatak odasında. Şimdiyse sadece aynı evi paylaşan iki insan.

Boşanmaktan kimse bahsetmedi. Ne gerek vardı? Her şey zaten belliydi. O kendi hayatını yaşıyordu. O da kendininkini. O tek başına Bursa’daki bir kaplıcaya gitti, orada bir kadınla tanıştı. Aylin. Gülümseyen, sakin. Ona mektuplar yazdı. O da cevapladı. Orada evde duymadığı kelimeler vardı: “anlıyorum”, “seni bekliyorum”, “kendine iyi bak”. Sonunda bir anlam bulmuş gibiydi.

Peki ya o… O sadece sustu. Pencereye baktı. Gömlekleri ütüledi. İşten gelip televizyonu açmadı – rahatsız etmemek için. Kendine ayrı yemek yaptı – bulgur pilavı, salata, bazen balık. Konuşacak bir şey yoktu. Çünkü her şey söylendiğinde geriye sadece sessizlik kalır. Ve o sessizlikte, artık kimsenin paylaşmak ya da iyileştirmek istemediği bir acı.

Ve bir sabah. En sıradanı. Ocak, hafif bir soğuk, camdan kar sesleri. O her zamankinden erken kalktı. Mutfak serindi. Düğmesi kopuk eski sabahlığını giydi, ocağı yaktı. Küçük tavanoyu koydu – taşındıkları gün hediye gelen o tavayı. Üzerinde bir yumurta. Küçük. Düzgün, ortasında sarı bir yürek gibi. Bir sembol. Bir hatıra.

Ocak başında durdu, minyon, zayıf, saçlarında soluk bir boya, yumurtanın beyazının kenarlardan yavaşça kızarmasını izledi. Birden mutfağın kapısında o belirdi. Uykulu, tıraşsız, elinde bir fincan. Çay doldurmak istiyordu. Hiçbir şey ifade etmeyen bir an.

Ama onun bakışı farklıydı. Hüzünlü. Sessiz. Ve içinde ne kırgınlık ne de suçlama vardı. Sadece bir ricaydı. Neredeyse çocuksu. Tavanoyu biraz kaldırarak sordu:

– Yumurta ister misin?

Bu kadar basit. Ve bu kadar korkunç.

Donup kaldı.

Sanki yüzüne bir kova anı dökülmüştü. Üniversite yılları, İstanbul’un kenar mahallelerindeki o küçük ev. Bir yatak. Bir tencere. Bir yumurta – ikiye bölünmüş. Bir çatal, bir bardak. Ve o – saçları ponponlu, gülen, çiçekli sabahlığıyla ona koşan o kız. Ve sesi: “Koş, soğumadan ye!”

O zaman acıyla değil, ışıkla bakardı. Komik perçemli bir midilli gibi. Hafif, aşık, yürekli. Ve o – mutluydu. Cebinde beş kuruş yoktu ama her şeyin önünde olduğunu hissediyordu.

Şimdiyse iki buzdolabı. İki yatak. İki hayat.

Fincanı masaya bıraktı. Yaklaştı. Dikkatle tavanoyu elinden alıp ocağa geri koydu. Sonra sarıldı. Sessizce. Sıkıca. Nazikçe.

O anlamadı önce. Dondu. Nefes bile almıyordu.

Fısıldadı:

– Affet. Ne olduğumu bilemedim. Kafamda bir karanlık vardı. Bir bulanıklık. Rüyadaymışım gibi. Ama şimdi uyandım. Şu an. Affet.

Cevap vermedi. Sadece alnını onun göğsüne dayadı. O ise… belki ağlıyordu. Göremedi. O uzundu, o ise minyon. Ve görmesine gerek yoktu. Hissediyordu.

Ocakta o yumurta duruyordu. Yalnız, altın sarısı, minik tavanın içinde.

Hayat garip bir şey. Bazen her şey dağılır. Ama bazen hatırlanır. Kalp, aklın unuttuğunu saklar. Bazen tek bir bakış yeter. Tek bir soru. Tek bir yumurta.

Bazen aşk sadece bir küçültme ekidir. Küçük görünür. Bir kelime, bir hareket, bir tava. Ama aslında dev gibidir. Sadece gündelik hayata, yorgunluğa, sessizliğe saklanmıştır.

Ve eğer bir gün, ufacık bir an için bile ortaya çıkarsa – tut onu. Bırakma. Çünkü asıl olan odur.

Rate article
Lifequest
Geçmişi Hatırlatan Yumurta: Sessizlikte Gizlenen Aşkın Hikayesi