Kurtuluş Armağanı: Bir Durakta Karşılaşmanın Kızıma Hayat Vermesi
İbrahim’le birlikte kızımız doğduğunda, hastane personeli onun güzelliğine hayran kalmıştı. Gerçekten de resim gibiydi: minicik yüzü, düzgün hatları, küçücük burnu, zarif kulakları ve o gözler… Gözleri masmavi, berrak, ruhun derinliklerine işleyen bir bakışı vardı; sanki dünyadaki her şeyi anlıyordu.
Başlarda her şey yolundaydı. Kızım iki aylıkken başını tutabiliyor, dört aylıkken ayaklarının üstünde durmaya çalışıyordu. Her gelişmesine seviniyor, geleceğe dair hayaller kuruyorduk. Ta ki, belanın kapımızda olduğunu fark edene kadar. Kızım altı aylıkken boynunda tuhaf bir şişlik belirdi. Sert ve büyük. Doktorlar omuz silkti, kimse net bir şey söyleyemedi. Kompres yaptık, merhemler sürdük, klinikleri aşındırdık—hiçbir faydası olmadı. Kızım iyice huysuzlaştı, yemek yemiyor, durmadan ağlıyor, geceleri uyumuyordu. Şafağa kadar onu kollarımda sallıyordum. Doktorlar hâlâ “Her şey normal, kan değerleri temiz” diyordu.
Sonunda büyücülere, hocalara gittim—boşunaydı. Umudumu yitirmeye başlamıştım.
Kızım bir buçuk yaşına geldiğinde mucize dediğim şey oldu. O gün anneme gidiyorduk. Durakta beklerken otobüs gecikti. Kızım pusetinde solgun ve halsiz oturuyordu. Tam o sırada yanımıza bir kadın yaklaştı. Sağlam yapılı, topuz saçları taç gibi başında, basma elbiseli bir kadın. Mavi gözleri, sıcak ve içten bakışları vardı.
Kızıma baktı ve acıyla, “Zavallı yavru. Sen de çok yorulmuşsun, değil mi? Yemiyor, uyumuyor, acı çekiyor,” dedi.
Başımı salladım. O ise aniden, “Ben böyle çocukları iyileştiririm. Yakında tamamen erir gider. Kurtarmak istiyorsan, gün batımından önce gel. Ben, Ayşe Teyze. Şu köşenin arkasında oturuyorum. Yanında bir düzine taze yumurta getir,” dedi.
Konuşup durduğu yerden uzaklaştı. Dönüp arkamı döndüğümü hissetmiş gibi bekliyordu. Kararsızdım. Yine para tuzağına mı düşecektim? Ama içimde bir his, gitmezsem bunu asla affetmeyeceğimi söylüyordu.
Anneme anlattığımda, “Git. Belki gerçekten yardım eder. Çok para isterse ‘olmaz’ dersin,” diye onayladı.
Gittim. Yumurtaları aldım, adrese vardım. Küçük bir ev, yeşil panjurlar, pencerelerin önünde çiçekler, avluda asma ve üç yaşında bir kız çocuğunun oynadığı bir oyun parkı vardı.
“Geldin demek. Gelmezsin diye düşünmüştüm,” dedi Ayşe Teyze. “İstemem rahatsız etmeyi, ama yüreğim dayanamadı. İşte, Elif’i böyle iyileştirdim. İzmir’den getirmişlerdi, bir ay sonra ayağa kalktı.”
Elif, övgüyü duyunca elleriyle alkış yapıp parmaklıklara tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı. Canlı, ışıl ışıl bir kızdı.
“Mutfakta devam edelim,” diye çağırdı Ayşe Teyze.
“Peki ücret ne kadar?” diye sordum.
“Para falan yok,” diye elini salladı. “Veren verir. Ben iyiliği parayla yapmam. Çocuklara yüreğim dayanmıyor. Büyükleri tedavi etmem, ektiklerini biçsinler. Ama çocuklar masum.”
Mutfakta oturduk. Kızımı halının üstüne bıraktım, Ayşe Teyze yumurtaları çıkarıp ovmaya başladı—ayaklarından başına, eklemlerine, kafasına doğru. Rüzgârla konuşur gibi fısıldıyordu: “Çık, ağrı, hastalık; beyaz kemikten, kırmızı kandan çık…” Kızım dikkatle izliyor, yumurtayı yakalamaya çalışıyordu.
Sonra yumurtaları bardaklara kırdı. Güneş ışığında sarısında net bir haç belirdi, beyazında ise fokurdayan kabarcıklar vardı, küçük fıskiyeler gibi.
“Gördün mü?” diye gösterdi Ayşe Teyze. “Ölüm büyüsü yapılmış. İnsanlar Allah’tan korkmuyor. Zor günler geçirmişsin. Ama merak etme, çocuğu kurtaracağız.”
“Kim yaptı?” diye sordum.
“Şimdi söylemem. Ne zaman söylesem, arkasından bela geliyor. Allah hesabını sorar. Benim işim kurtarmak.”
Üç kür yaptık—her biri onar gün, arayla. Önce haçlar kayboldu, sonra kabarcıklar. Kızım değişmeye başladı. Daha iyi uyuyor, yemek yiyor, gülüyordu. Yanakları pembeye dönüyordu.
“Peki bu yumurtaları siz mi yiyorsunuz?” diye sordum bir gün.
“Allah korusun,” diye güldü. “Domuzlara veriyorum. Onlar korkmaz.”
Sonra bana bu yeteneği nasıl kazandığını anlattı. Annesinden gelmişti. O da kendi annesinden almıştı. Kötü niyetli bir kız kardeşi vardı, bu gücü istiyordu ama annesi Ayşe Teyze’ye vermişti—çünkü biliyordu ki iyilik, güçten üstündür. Kardeşi duaları çalmaya çalışmış, ama başaramamıştı. Yetenek, bir metin değil, kalp işiydi.
Tedavi süresince Elif yürümeyi öğrendi. Gözleri ışıl ışıldı. Sonra babası onu alıp gitti. Karşılığında onlarca kasa çilek, balık, zeytinyağı, bal getirdi.
“Gördün mü, nasıl şükretti,” dedi Ayşe Teyze iç çekerek. “Ama ben o kızı yüreğime gömdüm.”
Ve bir gün—her şey bitti. Son yumurtada artık hiç kabarcık yoktu. Kızım sağlığına kavuşmuştuŞimdi kızım on dokuz yaşında, başarılı, güzel bir genç kadın, onun hayatını izlerken o günleri bir kabus gibi hatırlıyorum ve o durağın önünden her geçişimde Ayşe Teyze’ye sessizce teşekkür ediyorum.




