Altmışıncı yaş gününe hazırlanıyordu Leyla. Bu sayı ona bir mahkûmiyet gibi geliyor, sesli söylemek bile dayanılmazdı. Eskiden altmış yaş, yaşlılığın eşiği, solgunluğun başlangıcı sayılırdı. Bugünün daha yumuşak kriterlerinde bile “yaşlı” kategorisine geçiş demekti. Bunu düşünmek bile kalbini sıkıştırıyordu.
En son yaşıyla bu kadar yoğun bir şekilde otuz yaşındayken hesaplaşmıştı. O zamanlar gençliğin geri gelmeyecek şekilde gittiğini düşünmüş, geriye sadece eski özgürlüğün gölgesini bıraktığını sanmıştı. Şimdiyse büyümüş çocuklarına bakıp bu anıları buruk bir tebessümle anıyordu.
Yatak odasındaki aynanın önünde durdu, yansımasını dikkatle inceledi:
“Fena değil,” diye mırıldandı, bir yanını, sonra diğer yanını döndü. “Kırk yaşında gösteriyorum, kendimi de öyle hissediyorum. Hiçbir yerim ağrımıyor, her şey yerinde, Allah korusun.”
Aynadaki görüntüsüne göz kırptı, sanki zamana meydan okuyordu. Sonra kocasının verdiği görevi yapmaya koyuldu.
Kutlamayı büyük yapmaya karar vermişlerdi: Türkiye’nin Ege kıyısında, dostlar ve akrabalarla. Leyla başta direnmişti— böyle bir tarihin eğlence değil, sonsuzluk üzerine düşünme zamanı olduğunu söylüyordu. Üstelik pahalıydı, uzaktı, zahmetliydi. Ama sesi, ailenin coşkusu içinde kayboldu. Kocası Mehmet, herkesin “Memo” diye çağırdığı, her şeyi ayarlayacağına yemin etti: uçak biletlerinden, Barış Manço şarkıları eşliğinde slayt gösterisine kadar. Montajı küçük oğluna, fotoğraf seçimini ise tabii ki Leyla’ya bıraktı.
Salonun yumuşak halısına oturdu, derin bir iç çekerek eski sandığı açtı. Çok fazla fotoğraf yoktu— iki göçün ve sayısız taşınmanın izleri. Çocukluk fotoğrafları neredeyse hiç kalmamıştı: yirmili yaşlarında memleketi Kayseri’den ayrılırken, duygusallığa yer yoktu. Bazılarını ailesi aracılığıyla bulabilmişti, ama onlarda da pek bir şey yoktu. İlk evlilik, boşanma— oradan sadece birkaç fotoğraf almıştı: kendisi, çocukları, arkadaşları. Gerisi, hiç gelmeyen bir geçmişte kalmıştı.
Mehmet, ilk kocasının aksine, fotoğrafçılıkla pek ilgilenmezdi. Ama yıllar içinde yine de biriktirmişlerdi. Sonra hayat hızlandı: telefonlar bozuldu, hard diskler eskidi, dosyalar tuhaf isimlerle kayboldu. Elle tutulup gözle görülebilen albümler ise tarihe karıştı.
Fotoğrafları karıştırırken mezuniyet gününü gösteren bir kareye rastladı— o meşhur elbiseyi giyiyordu, Antalya’daki büyükannesi ile büyükbabasının hediyesiydi. Bir diğeri— üçüncü sınıftaki hastane stajından. Sonra— büyük oğlunun sünnet düğünü, gergin gülümsemesi ve kendi gururu. Birden— bir başka fotoğrafın üzerine yapışmış bir resim. Dikkatle ayırdı. Kalbi durdu. Lale. Yanında, Nevruz kutlamasında zümrüt yeşili elbisesiyle Leyla.
Neredeyse otuz yıldır görüşmemişlerdi.
Lale, staj grubuna sonbahara doğru katılmış, kardiyolojiden dahiliyeye geçmişti. Narin, kısa saçlı, iri gözlü, konuşmaya başlayana kadar bir genç kız gibi görünürdü. Sonra herkes anlardı ki karşılarında sadece zeki biri değil, gerçek bir yetenek vardı. Rusya’dan göç etmiş, annesi ve kocasıyla gelmişti— kocası onun akademik danışmanıydı ve kendisinden bir hayli büyüktü. Sınavları tek denemede geçmiş, her uzmanlık dalı için teklif almıştı. Kardiyolojiyi seçti— prestijliydi, kocasıyla aynı yerdeydi. Ama altı ay gece nöbetlerinden sonra dayanamayıp dahiliyeye geçti.
Leyla ile hemen yakınlaşmışlardı. Lale’nin annesi, Leyla’nın oğluna bakmaya başlayınca kardeş gibi olmuşlardı. Eğitim bitmek üzereyken, gelecek hakkında daha sık konuşuyorlardı.
“Belki endokrinolojiye geçmeliyim?” diye düşünüyordu Leyla.
“Neden?” diye elinin tersiyle itiyordu Lale. “Üç yıl daha kitap okuyacaksın, sonra hastan bekleyeceksin. Ama dahiliyeci— direk işin içindesin, her yol sana çıkar!”
Sonunda Leyla dahiliyede kaldı, Lale ise endokrinolojiye geçti. Ve İzmir’e taşındı.
Lale’nin mükemmel bir ailesi vardı: annesi, kocası, küçük kız kardeşi— hepsi onu taparcasına seviyordu. Tek bir şeyi başaramamıştı— çocuk sahibi olmak. Yıllarca denemiş, gözyaşları dökmüş, kliniklerde vakit geçirmişti. Sonra bir mucize oldu. Kızı, mezuniyetten hemen önce doğdu. Lale, Türkiye’deki Azeri topluluğu arasında İzmir’de kalmaya karar verdi.
Vedaları yürek parçalayıcı olmuştu. Sık sık telefonlaşırlardı, Lale’nin annesi telefonu kapar, “Benim küçüğüm nasıl?” diye Leyla’nın oğlunu sorardı. Ama zaman geçtikçe aramalar seyreldi, hayat onları birbirinden uzaklaştırdı. Birdenbire— Nevruz daveti geldi, çocuğun ilk yıl kutlaması.
Lale, töreni coşkuyla anlatmıştı: beş bin liraya elbise, Paris’ten stilist, saç modeline üç yüz dolar— ve bu 90’ların sonunda! Leyla panikledi, ama kuaförü Gül onu sakinleştirdi:
“Senin saçların harika zaten. Fırça, föhn, sprey— kraliçe gibi olursun.”
Bir indirimde Leyla, açık sırtlı zümrAltmış yaşına adım atarken birden uyandı, ter içinde, ama gözlerinde hâlâ Lale’nin gülümsemesi vardı.




