Unutulmuş Mektubun Gölgesi: Bir Davetin Yirmi Yıllık Sessizliği Bozması

Unutulmuş Bir Mektubun Gölgesi: Bir Davetin Yirmi Yıllık Sessizliği Yıkışı

Vildan, otuz yıldan fazla bir süredir postanede çalışıyordu. Bu sürede binlerce mektup elinden geçmişti: neşeli tebrik kartlarından, kenarları yırtık taziye mektuplarına kadar. Ama o kasım sabahı eline geçen gri zarf, diğerlerinden farklıydı. İçini bir anda ürpertmişti.

Zarf sadeydi, üzerinde geri adres bile yoktu. Ama o el yazısı… Yirmi yıldır görmediği, ama asla unutamayacağı bir yazıydı bu.

“Yoksa…?” diye mırıldandı, hemen oracıkta, sıralama masasının yanındaki tabureye çökerken.

İçinde sadece birkaç satır vardı:

*“Anne, seni davet ediyorum. Yarın benim günüm. Düğünüm. Hâlâ seni bekliyorum. Gelirsen, çok mutlu olurum. Gelmezsen, anlarım. Sevgiyle, Ayşe.”*

Elleri titredi. Ayşe. Kızı. Yirmi yıldır tek kelime konuşmadığı kızı. O günü hâlâ net hatırlıyordu: Üniversiteli Ayşe, aşk dolu gözlerle gelmiş, “Anne, Cemal’le evleniyorum” demişti.

Vildan neredeyse elindeki fincanı düşürüyordu. O Cemal’i hiç sevmemişti. İşi gücü belirsiz, evi barkı yoktu. Hem kızına layık bir adam da değildi.

“Ya o, ya ben!” diye kesip atmıştı sertçe.

“Peki anne,” demişti Ayşe, sesi kısık. “O zaman o.”

Ve gitmişti. Çığlık atmadan, ağlamadan. Sadece kapı usulca kapanmıştı ardında.

Önce döneceğini sanmıştı. Sonra belki torunu doğduğunda arar diye beklemişti. Bir tanıdığından Ayşe’nin bir oğlu olduğunu öğrenmişti. Torunu. Ama gururu, göğsünde beton gibi ağır duruyordu. Ne bir mektup, ne bir telefon. Sadece sessizlik. Kendini, “Kızım beni terk etti” diye avutmuştu. Oysa içinde hep o acı boşluk vardı.

Ve şimdi, yirmi yıl sonra, bu davet. Tek bir mektup. Sanki boşluğa atılan bir çığlık.

Bütün gece uyuyamadı. Gidecek miydi? Ya geri çevirirlerse? Ya Ayşe sadece nezaketen yazmışsa? Ya acıdığı için?

Ama sabaha karşı, rüzgar camlara vururken, Vildan yatağında doğruldu, eski bir şalı omzuna attı ve fısıldadı:

“Affet beni, kızım.”

Ayşe’nin yaşadığı şehre giden tren saat dokuzda kalkıyordu. Peronda, beyaz bir mantosu ve elinde bir buket çiçekle genç bir kadın duruyordu. Vildan yaklaştığında, kadın başını kaldırdı ve donakaldı. Gözleri tıpkı annesininki gibiydi: mavi-gri, inatçı bakışlı.

“Anneciğim…”

Ve Vildan ağladı. Yıllar sonra ilk kez… Öfkeden değil, içine dolan o büyük rahatlamadan.

Düğün samimi, adeta bir aile yemeği gibi geçti. Damat, Ayşe’nin elini tutmuş, Vildan’a geldiği için teşekkür ediyordu. Büyük gözlü küçük bir çocuk ise ona sarıldı ve usulca sordu:

“Sen benim anneannem misin?”

“Evet, tatlım. Ben senin anneannenim. Ve artık hep yanındayım.”

Bazen bir mektup, yılların sessizliğini yıkmaya yetebilir. Yirmi yıl sürmüş olsa bile…

Rate article
Lifequest
Unutulmuş Mektubun Gölgesi: Bir Davetin Yirmi Yıllık Sessizliği Bozması