Adımın Bedeli: Yirmi Yıldır Benden Saklanan Gerçek
Annemin soyadını taşıyordum hep — Demir. Babamla hiç görüşmedik, zaten onu hatırlamıyorum bile. Annem, ben daha iki yaşına bile basmamışken bizi terk ettiğini ve o günden beri sesinin çıkmadığını söylerdi. Uzun zaman sormadım. Böyle olması gerektiğini düşündüm. Annem vardı, babaannem vardı, ben vardım — bu yeterliydi.
Ama yirmi yaşıma bastığımda her şey değişti. Belediye arşivinde işe girdim. Sıkıcı, evrak yığınları arasında geçen bir rutindi ama eve yakındı ve düzenli mesai saatleri vardı. Bir ay sonra müdürüm bana uzaktaki dolaptaki eski dosyaları düzenleme görevini verdi. İşte orada, evrakların arasında tanıdık bir dosyaya rastladım. Doğum belgem.
“Tuhaf,” diye geçirdim içimden. “Bu burada ne arıyor?”
Belgeyi açtım — ve donup kaldım. “Baba” hanesinde şu isim yazıyordu: Kerem İbrahim Volkan. Demir değil. Boş da değil. Oysa annem, babamın beni hiçbir zaman resmi olarak tanımadığını söylemişti. Kaçıp gittiğini, bir daha haber alınmadığını… Ama burada resmi bir kayıt duruyordu.
Bütün gün kendime gelemedim. O kağıda, sanki başka bir gerçekliğin penceresine bakar gibi boş boş baktım. Akşam eve gittiğimde annemi buldum. Ütü yapıyor, dizisini izliyordu.
“Anne… Kerem Volkan kim?”
Ütüyü tutan eli havada dondu. Yavaşça askıya bıraktı ve koltuğa çöktü.
“Bu ismi nereden duydun?”
“Evraklarda. Arşivde. Doğum belgemi buldum. Orada babam olarak onun adı yazıyor. Sen ise onun bizi terk ettiğini söylemiştin… ama eğer beni resmen tanımışsa—”
Annem başını eğdi.
“Özür dilerim, yalan söyledim. Korktum. Gerçeği bilmeni istemedim.”
Ve anlattı. Her şeyi. Artık saklamadan.
Kerem, onun ilk ve tek aşkıydı. Teknik lisede birlikte okumuşlar, can ciğer dost olmuşlar, gelecek hayalleri kurmuşlardı. Annem hamile kalınca, Kerem hemen evlenme teklif etmiş. Ama ailesi kesinlikle karşı çıkmış. Annemi “yetersiz” bulmuşlar: parası yok, sosyal statüsü yok, sade bir işçi ailesinden geliyor. Kerem direnmeye çalışmış, ama annesi mirastan mahrum edeceğini söyleyip onu evden kovmuş.
Nikâh kıydılar. Annem beş aylık hamileydi. Kiralık bir odada yaşıyor, kuruşları sayıyorlardı. Sonra Kerem askere alındı. Mektuplar yazdı, aradı, beklemeye devam etmesini istedi. Ama iki ay sonra iletişim koptu. Annem onun şehrine gittiğinde ise bir haberle yıkıldı: Kerem… evlenmişti. Başka biriyle. Ve ondan da bir çocuk bekliyordu.
Annesi, o gün nüfus dairesinin bekleme salonunda bayıldı. Sonra trene atladı ve bir daha o semte dönmedi. Beni doğurdu, kendi soyadını verdi. Ancak, sonradan öğrendiğine göre, Kerem ailesinden bir yıl sonra ayrılmış. Ve geri gelmiş. Şekerler, hediyeler, para getirmiş. Baba olmak istemiş. Annem onu kovdu. O ise, artık nüfuzlu biri olarak, kendi adını benim nüfus kaydıma yazdırmayı başardı.
Sonra iki kez daha geldi. Ama annem affetmedi. Ve bana ondan hiç bahsetmedi.
Uzun süre sessiz kaldım. Göğsümde bir fırtına kopuyordu. Ertesi gün yola çıktım. Belgedeki adresine gittim.
Şehirden yirmi kilometre uzakta, lüks bir sitenin içindeydi evi. Kapıda uzun süre bekledim. Sonra zile bastım.
Kapıyı bir kadın açtı. Üvey annem. Şaşırmamıştı.
“Elif sen misin? Seni yıllardır bekliyor. İçeri gel.”
Salonda, saçlarına aklar düşmüş, mavi gözleriyle — tıpkı benimkiler gibi — bir adam oturuyordu.
“Hoş geldin kızım…”
Ağladım. O da. Sonra, bilmediğim her şeyi anlattı. Nasıl aradığını, beklediğini, annemin geri çevirdiği mektupları yazdığını. Okula gelmek istediğini ama cesaret edemediğini. Şehre yerleştiğimi duyduğunda ne kadar sevindiğini, ama hayatıma müdahale etmeye hakkı olmadığını düşündüğünü…
Şimdi konuşuyoruz. Ve artık Elif Demir değilim — Elif Volkan’ım. Çünkü ruhumda nihayet gerçeğe ve bir babaya yer açıldı.




