Bugün, postanede çalıştığım otuz yılı aşkın sürede gördüğüm en tuhaf mektuba denk geldim. Binlerce mektup elime geçti; mutlu tebrik kartlarından, yırtık köşeli başsağlığı mektuplarına kadar. Ama bu sabah, kasım ayının soğuk ışığı altında bulduğum o gri zarf, içimi bir anda altüst etti.
Üzerinde geri adres yoktu, ama o el yazısı… O el yazısını tanıyamaz mıyım? Yirmi yıldır görmediğim, ama her harfini kalbimle hatırladığım o yazı.
“Yoksa…?” diye mırıldandım, sıralama odasındaki tabureye çökerken.
Zarfın içinde sadece birkaç satır vardı:
*”Anne, seni bekliyorum. Yarın benim günüm. Düğünüm. Hâlâ seni bekliyorum. Gelirsen çok mutlu olurum. Gelmezsen anlarım. Sevgiyle, Nazlı.”*
Ellerim titredi. **Nazlı.** Kızım. Yirmi yıl konuşmadığım, ama her gün düşündüğüm o kız. O günü hatırlıyorum; üniversiteliydi, aşkla, hayallerle doluydu. Bir akşam eve gelip dedi ki:
*”Anne, Cem’le evleniyorum.”*
Neredeyse elindeki çay bardağını düşürüyordum. Oğlanı hiç sevmemiştim. İşsiz, plansız, evsiz… Ve en önemlisi, kızımın yanında görmek istediğim biri değildi.
*”Ya o, ya ben!”* diye kestirip attım.
Nazlı sessizce baktı. *”Tamam, anne,”* dedi. *”O zaman o.”*
Ve gitti. Çığlık atmadan, ağlamadan. Sadece kapının sesi çıktı.
Önce geri döneceğini sandım. Sonra torunum doğduğunda çağıracağını. Bir tanıdıktan Nazlı’nın bir oğlu olduğunu duydum. Torunum. Ama gurur, göğsüme çökmüş bir beton gibiydi. Ne bir mektup, ne bir telefon. Sadece sessizlik. Kendime dedim ki: *”Kızım beni terk etti.”* Ama içimde, doldurulamayan bir boşluk vardı.
Ve şimdi… Bu davetiye. Yirmi yıl sonra. Bir mektup. Sanki boşluğa atılmış bir çığlık.
Bütün gece uyuyamadım. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Gidecek miydim? Ya beni reddederse? Ya Nazlı sadece nezaketen yazdıysa? Ya acıdığı için?
Ama sabahın köründe, camdan içeri esen rüzgârın sesi arasında yatağa oturdum, eski şalımı omuzlarıma attım ve fısıldadım:
*”Affet beni, kızım.”*
Nazlı’nın yaşadığı şehre giden tren sabah dokuzdaydı. Peronda, beyaz bir pardesü giymiş, elinde bir buket çiçek tutan genç bir kadın duruyordu. Yaklaştığımda başını kaldırdı ve donup kaldı. Gözleri benim gözlerimdi. Aynı çelik mavisi, aynı inatçı bakış.
*”Anneciğim…”*
Ve ağladım. Yıllar sonra ilk kez… Gerçekten. Öfkeden değil, içimin taşının kalkışından.
Düğün sıcak, samimi bir havada geçti. Damat, Nazlı’nın elini tuttu ve geldiğim için bana teşekkür etti. Büyük gözlü küçük bir çocuk yanıma sokuldu ve sessizce sordu:
*”Sen benim büyükannem misin?”*
*”Evet, yavrum. Ben büyükannenim. Ve artık hep yanındayım.”*
Bazen bir mektup, yirmi yıllık sessizliği yıkmak için yeterlidir.




