Evin kapısını açtığında, Ayşegül o günkü yorgunluğunu üzerinden atacakken, içeride misafir olduğunu hemen anladı. Evde yabancı bir koku vardı, mutfaktan televizyonun sesi geliyordu ve fısıltılar duyuluyordu. Derin bir iç çekti: Yine kaynanası gelmişti. Sevim Hanım. Her zamanki gibi habersiz, kendi evindeymiş gibi. Ayşegül paltosunu çıkardı, ayakkabılarını çıkardı ve mutfağa girmek üzereyken birden adını duydu. Donakaldı. Kaynanasının sesi sert, neredeyse öfkeliydi:
“Ahmetciğim, yanındakinin kim olduğunu iyi düşün. O… sana göre değil. Bunu ilk bakışta anlamalıydın…”
Ayşegül hareketsiz kaldı, eli kapı kolunda asılı kaldı. Göğsünde bir sıkışma hissetti. Sevim Hanım ondan bahsediyordu. Oğluyla onu tartışıyor, eleştiriyor, sanki pazarda mal seçer gibi konuşuyordu. Ve Ahmet… sessizdi. Onu savunmuyordu.
Dinlerken düşündü: Bir zamanlar onun ailesini kaderin bir hediyesi sanmıştı. Nazik, sıcak, samimi. Kendi ailesi gibi değildi. Onların her sofrasında kavga, küskünlük, arkasından konuşmalar, zehir zemberek şakalar vardı. Yardım beklenmezdi. Sadece “kim kime ne borçlu” konuşulurdu.
O, destek görmenin alışılmadık olduğu bir ailede büyümüştü. Annesi, sırıtarak, “Tamir için yardım mı istiyor? Bari camları da ücretsiz değiştirmeni talep etmedi diye şükret” derdi. Çocukken kız kardeşi, Ayşegül’e bakması gerektiğinde hemen hastalanırdı.
Ahmet’in ailesine katıldığında, bir oyun oynadıklarını sanmıştı. Her şey fazla parlaktı: gülüşler, sarılmalar, sıcak sözler. Ona göre fazla yabancıydı. Bir gün bu iyi niyetlerinin yok olacağını bekledi. Köşede, “Ne buldun bu kızda, Ahmet?” diyeceklerini düşündü.
Ama bu olmadı. Ne ilk, ne onuncu, ne de yüzüncü seferde. Alışmaya başladı. İnanmaya başladı. Ama içinde hep bir şüphe vardı: “Ben onlara göre değilim. Ben yabancıyım.”
Ayşegül’ün annesi de Ahmet’i güler yüzle karşılıyordu, ama o kapıdan çıkar çıkmaz hemen mırıldanırdı:
“Çok zayıf bu çocuk. Böyle biriyle zor dayanırsın. Üstelik sıkıcı.”
Ayşegül sinirlenirdi ama tartışmaktan yorulmuştu. Ve bir gün, Ahmet’in annesinin oğluna şöyle dediğini duydu:
“Ayşegül iyi bir kız. Onu kaybetme. Seninle birlikte şanslısın.”
Bu sözler ruhunu alt üst etti. Ağladı. Kendi annesi bile onun hakkında hiç böyle konuşmamıştı…
Ahmet, babasına yazlıkta kulübe yaparken, Ayşegül sinirlenmişti: “Ama bu bizim tatil günümüz!”
“İstedi, yardım ettim. O da bana ihtiyacım olunca yardım eder.”
Gerçekten de, evlerinde elektrikler kesildiğinde Ahmet’in babası vardiyasından çıkıp gelmiş ve hiç şikâyet etmeden tamir etmişti. Çünkü “aileydiler.”
Ayşegül öğreniyordu. Zordu. Hayatı boyunca “Herkes kendi başının çaresine baksın” diye büyütülmüştü. Ama bu ailede durum farklıydı. Yardım etmek, yük değil, sevmenin bir yoluydu.
Ahmet’le evlendiler. Onun ailesi düğün hazırlıklarında hem emek hem de para konusunda destek oldu. Ayşegül’ün ailesi ise sadece “hediyelik para” verip, “Siz artık yetişkinsiniz, kendi işinize bakın” dedi.
Ayşegül belki de haklı olduklarını biliyordu. Ama içi burkuldu.
Sonra İtalya gezisi için para biriktirdiler. Neredeyse yeterli olmuştu ki bir felaket oldu: Ahmet’in kızkardeşi kaza geçirdi. Araba hurdaya çıkmış, sigorta hiçbir şey karşılamıyordu. Kardeşi sağ kalmıştı ki bu en önemlisiydi. Ancak arabası olmadan çalışamazdı. Küçük bir çocuğu vardı, işi hep yollardaydı.
Ahmet kararını verdi: “Toplanalım, ona bir araba alalım.”
“Peki ya tatil?” diye fısıldadı Ayşegül.
“Sonraya kalsın.”
Sessiz kaldı. İçi öfkeyle doluydu. İtalya’yı, denizi, huzuru istiyordu. Kendi için bir kez olsun… Ama başını salladı.
Annesi ise çılgına dönmüştü:
“Aklını mı yitirdin? Kendi tatilin için biriktirmiştin, şimdi ona araba mı alacaksın? Bu onun sorunu! Sen aptal mısın?”
Yine konuşmadı. Evet, sinirliydi. Ama biliyordu ki bu ailede başka türlü olmazdı. Onlar yardım ederdi. Ve eğer bu ailenin bir parçası olmak istiyorsan, kuralları kabul etmeliydin.
Ahmet’in kardeşi teşekkür etti: “Gücüm yettiğinde hepsini geri öderim.” Ama Ahmet ve ailesi el salladı: “Gerek yok.” Ayşegül de onlarla birlikte başını salladı, tam anlamasa da.
Zaman geçti. İtalya’ya sonunda gittiler. Ardından Fransa, İspanya derken bir gün hamile kaldı. Doğan çocuklarına Emir adını verdiler.
Emir bir yaşına geldiğinde korkunç bir teşhis kondu. Tedavi pahalıydı, devlet desteği yetmiyordu. Evlerini satışa çıkardılar, yine de yeterli olmadı.
Ayşegül annesine gitti. Annesi hemen reddetti:
“Biz evimizi satmayız. Bize alan lazım. Akrabalarından bir şeyler topla, biraz para veririz. Ama ev asla.”
O sırada Ahmet koşarak içeri girdi:
“Kabul ettiler! Kardeşim ailemin yanına taşınıyor. Kendi evini satıyor. Hatta yazlığı bile elden çıkarıyorlar. Oğlumuzu kurtaracağız!”
Ayşegül nefesi kesAyşegül’ün gözleri doldu, çünkü anladı ki gerçek aile, kan bağı değil, yüreklerin birbirine kenetlenmesiydi.




