Elif mutfakta mercimek çorbasını karıştırıyordu ki masanın üstündeki telefon kısaca bipledi. En yakın arkadaşı Cansu’dan bir mesaj gelmişti: “Kafeye gel, konuşmamız lazım.” Kuru metni okuyunca Elif hemen aramayı denedi ama Cansu açmadı. İçinde bir sızı hissetti ama gitmeye karar verdi. Ocağı kapattı, üstünü değiştirdi ve yarım saat sonra en sevdikleri kafenin kapısından giriyordu. Köşedeki masada Cansu oturuyordu. Yanında ise Murat. Elif’in kocası. Ve duruşları hiçbir şüpheye yer bırakmıyordu.
“Cansu? Murat?!” Elif’in sesi elleri gibi titriyordu.
Cansu hiç kıpırdamadan Murat’ın kucağına oturdu ve yüzüne yaklaştı. Murat ayağa kalkmaya çalıştı ama Elif çoktan dönmüş ve çıkışa yürümüştü.
Bu son damlaydı. Daha önce şüpheler, tuhaflıklar, Murat’ın işte “fazla mesaileri” vardı. Ama ihanetin içinde çocukluk arkadaşının olması her şeyi parçaladı. Hem kalbini, hem de inancını.
Cansu’yla birlikte küçük bir Anadolu kasabasında büyümüşlerdi. Cansu yetimdi—annesiz, babasız. Onu sessiz bir nine büyütmüştü. Elif ise sıcak bir ailenin sevilen kızıydı. Ailesi sık sık Cansu’yu da pikniklere, sinemalara, panayırlara götürürdü. Cansu onlara yapışmış, aileden biri gibi olmuştu. Bütün çocuklukları bir “biz”di: Ağaçlara tırmanırlardı, evcilik oynarlardı, büyük şehre kaçma hayalleri kurarlardı.
Elif başarmıştı. Tıp fakültesi, zengin bir iş adamının oğlu Murat’la evlilik, doktorluk. Cansu kasabada kalmış, bir ayakkabı mağazasında çalışıyordu. Ta ki Elif ona taşınmayı teklif edene kadar. Hiç düşünmeden kabul etmişti. Murat bile ona kiralık bir ev bulmuştu.
Elif o zaman bilmiyordu ki Murat ve Cansu gizlice görüşüyorlardı. Murat’ın onu garajda karşıladığını, arkasından bir aşkın başladığını. Hepsi sonradan su yüzüne çıktı. Önce Murat’ın soğukluğu, sonra Cansu’dan o kafe mesajı, ardından asla unutamayacağı o sahne…
Bir ay sonra Murat boşanma davası açtı. Cansu, Elif’le Murat’ın evine yerleşti. Elif dişlerini sıktı ve memleketine döndü. Yerel hastanede pratisyen hekim olarak işe başladı, bir oda kiraladı. Orada başhekim onu buldu ve emekli olacak bölüm şefinin yerini teklif etti.
Bir gün vizitelerden birinde yeni bir hasta gördü: Şakacı bakışlı, kendinden emin bir adam. Levent Bey. Yüzü tanıdık gelmişti ama çıkaramadı. Sonra sohbet sırasında adam gülerek, “Yoksa sen şu ağaçtan düşerken yakaladığım küçük kız mısın?” dedi.
Elif’in dili tutuldu—anı bir anda canlandı. Çocukken okuldan dönerken Cansu’yla birlikte bir çınara tırmanmışlardı. Elif’in eteği takılmış, korkmuştu… Sonra güçlü kollar onu dalların arasından yakalayıvermişti. Ve bir ses: “Niye çıktın ki? Tehlikeli bu.”
Şimdi o ses yine yanındaydı. Ve içinde Elif’in uzun zamandır hissetmediği bir huzur vardı.
Birkaç hafta sonra Levent taburcu olma kutlamasına davet etti. Önce tereddüt etti ama sonra kabul etti. Ardından her şey kendiliğinden gelişti. Yakınlaştılar, daha sık görüşmeye başladılar. Ve çok geçmeden evlendiler.
Şimdi Elif, Levent’le şehrin dışındaki geniş bir evde yaşıyor. İkiz oğulları var. Ailesi mutlu. Ve hayat nihayet anlamını buldu.
Peki ya Cansu? Kasabaya geri dönmüş, babaannesinin evinde yaşıyor. Murat’ın ona soğuması uzun sürmedi ve kapı dışarı etti. DuydŞimdi o da kaderin kendisine attığı tokadı yavaş yavaş anlıyordu.




