Aysun, üniversiteden mezun olduktan hemen sonra Emre ile evlendi. Aşkları o kadar güçlüydü ki, sanki tüm dünya sadece onlar için varmış gibiydi. Mutluluklarını gören aileleri, genç çifte İstanbul’da geniş iki odalı bir daire almalarına yardım etti.
Odalarından birini heyecanla çocuk odasına dönüştürdüler. İki küçük karyola aldılar, gelecekteki bebeklerinin birinde tatlı tatlı uyuyacağını hayal ederek. İlk çocukları için bir isim bile seçmişlerdi—Kaan. Nedense Aysun ve Emre, ilk çocuklarının erkek olacağına emindiler. Kız olursa, onun ismini de Eylül koymayı düşünüyorlardı. Ama tanıdıklarına sadece Kaan’dan bahsediyorlardı, sanki kız çocuğu uzak bir ihtimalmiş gibi.
Bunu duyan Aysun’un babaannesi, Leman, torununu sertçe uyardı:
“Kızım, böyle şey yapılmaz! Çocuğa doğmadan isim vermek uğursuzluk getirir! İsim, ancak doğduktan sonra verilir!”
“Büyükanne, bunlara nasıl inanıyorsun?” diye gülerek geçiştirdi Aysun.
Fakat üç yıl geçti ve çocuk odası bomboş kaldı, sanki bir lanet varmış gibi. Aysun hamile kalamıyordu. İlaçlar, doktorlar, sayılamayacak kadar çok test—hiçbiri işe yaramadı. Umut, bahar karı gibi eriyor, ardında yalnızca boşluk ve soğuk bırakıyordu.
Leman, torununun acısını görünce, onu bir görücü kadına, Ayşe Teyze’ye gitmeye ikna etti. Aysun böyle şeylere inanmıyordu ama çaresizlik onu kabul etmeye itmişti. “Ya işe yararsa?” diye geçirdi aklından.
Ayşe Teyze, Aysun’u dinledikten sonra derin, neredeyse ürkütücü gözlerle baktı ve dedi ki:
“Siz ve kocanız bir oğul hayal ettiniz, ona isim verdiniz—Kaan. Ama isim çocuktan önce doğdu. Birileri bu ismi aldı. Şimdi hem siz, hem de bu ismi taşıyan çocuk mutsuz. Onu mutlu et—o zaman mutluluk senin evine de gelecek.”
Aysun dinledi ve kalbi sıkıştı. Bir sebeple yaşlı kadının sözleri gerçek gibi geliyordu.
“Ayşe Teyze, ne yapmalıyım?” diye sordu, sesi titreyerek.
“Kendin anlayacaksın,” diye cevapladı görücü kadın. “Anladığın gün, mutluluk evinize yerleşecek.”
Bir yıl daha geçti. Çocuk yine olmamıştı. Aysun neredeyse görücünün sözlerini unutmuştu ama kalbinde bir umut kıvılcımı hâlâ duruyordu. Emre de inancını kaybetmemişti, gözlerindeki hüzün giderek artmasına rağmen.
Bir gün, Aysun iş için şehrin öbür ucuna gitmişti. Eski bir kukla tiyatrosunun önünden geçerken, “Yuva” yazılı bir servis otobüsü yanaştı. İçinden üç-dört yaşlarında, cıvıl cıvıl konuşan minik çocuklar çıkmaya başladı. Aysun, onların kaygısız kahkahalarına kapılarak durdu. Birden, bir öğretmenin sesi yankılandı:
“Kaaan!”
Küçük bir çocuk, uçup giden şapkasının peşinden yola fırlamıştı. Aysun, ona en yakın duran kişi olarak koştu, elini yakaladı ve göğsüne bastırdı, kalbinin deli gibi attığını hissederek.
“Kaan!” diye fısıldadı, neden onu ismiyle çağırdığını bile anlamadan.
“Anne,” dedi minik çocuk, incecik kollarını onun boynuna dolayarak.
Öğretmeni yanlarına koştu:
“Çok teşekkür ederim!”
Çocuğu almak için uzandı, ama Kaan, Aysun’a yapışmıştı, bırakmak istemiyordu.
“Kaan, hadi oyuna gidelim!” dedi Aysun, hâlâ titreyerek.
“Niye bana anne dedi?” diye sordu öğretmene, çocuğun iri gözlerine bakmaktan kendini alamayarak.
“Sevdikleri herkese böyle derler,” dedi kadın ve ekledi: “Sizin çocuğunuz yok mu?”
“Yok,” dedi Aysun, sesi titreyerek, gözlerinde yaşlar belirdi. “Eşimle çok istiyoruz ama…”
Öğretmen ona sıcak bir gülümsemeyle baktı.
“Kaan harika bir çocuktur. Gelin bizi ziyaret edin.”
Akşam, Aysun, Emre’yi ağlamış gözlerle karşıladı.
“Ne oldu, Aysun?” diye sordu, hemen sarılarak.
“Bugün kukla tiyatrosunun önünde bir yuva servisi vardı,” diye başladı, gözyaşlarını tutmaya çalışarak. “Bir çocuk şapkasını yakalamak için yola fırladı. Onu yetiştim, tutabildim. Bana sarıldı ve ‘anne’ dedi. Ve onun ismi… Kaan.”
Aysun hıçkırarak ağlamaya başladı, kocasının omzuna yaslandı.
“Emre, onu alalım. Bizim oğlumuz olsun.”
Emre bir an düşündü, sonra yüzü aydınlandı.
“Kaç yaşında?” diye sordu.
“Üç ya da dört. Çok tatlı, çok iyi bir çocuk. Onu kucağıma aldığımda içimde her şey altüst oldu.”
“Tamam, sakin ol,” dedi Emre, saçlarını okşayarak. “Yarın yuvaya gideriz, her şeyi öğreniriz.”
Ertesi gün, oyuncaklarla ve şekerlemelerle donanmış halde, Aysun ve Emre yuvaya gittiler. Müdür, Gül Hanım, onları sıcak bir şekilde karşıladı. Dünkü olayı zaten duymuştu.
“Hoş geldiniz! Buyrun,” dedi. “Dünkü için teşekkürler, Aysun.”
“Merhaba,” dedi Aysun, heyecanlıydı ama kendini topladı. “Ben Aysun, bu da eşim Emre. Kaan’la tanışmak istiyoruz.”
“Tabii, hemen getiriyorum,” diye onayladı Gül Hanım.
Odasında beklerken, her saniye bir yıla dönüşüyor gibiydi. Kapı açKapı açıldı ve küçük Kaan, Aysun’u görür görmez koşarak ona sarıldı, “Anne!” diye bağırdı.




