“Gitti çünkü ‘rahatsız edici’ bir eş olmaktan yorulmuştu.”
“Kader, bir dakika konuşabilir miyiz?” diye iç çekti Demir, karısı mutfakla misafirler için hazırladığı mezeler arasında mekik dokurken.
“Tabii, Demir, bir şey mi oldu?” diye döndü Kader, ellerini önlüğüne silerek.
“İşte yine ‘Demir’… Kaç kere söyledim, böyle diyince kulağa çok kaba geliyor. Senin o köy ağzın… Cidden rahatsız edici. Belki oralarda öyle konuşuyorsunuz ama burası şehir.”
“Zaten nereli olduğumu saklamıyorum. Bizim orada böyle konuşulur. Kimi ‘gidiyom’ der, kimi ‘gidiyorum’. Ama senin ‘Demirciğim’ demen, benim ‘Kaderim’ dememden ne farkı var?”
“Anlamıyorsun. Bugün masada oturmanı istemiyorum. İş görüşmesi gibi olacak, arkadaşlarım önemli insanlar. Sen… kusura bakma ama seviye olarak uymuyorsun.”
Kader donup kaldı. İçi buz kesti.
“Nasıl ‘uymuyorum’? Tırnağım mı beğenmedin? Senin Aslı’yla Ece, hatta Selin bile iş analisti değil ki! Biz ayrı masada çocuk fotoğrafları paylaşıp gülüyoruz. Sorun ne?”
“Anlatamıyorum işte. Onlar… düzgün ailelerden. Sen ise…” Demir duraksadı. “Arkadaşlarımın yanında mahcup oluyorum.”
“Mahcup mu? Hastanelerde peşinde koştuğumda rahat mıydın? Köyden dönüp bavul dolusu turşu getirdiğimde? Ama misafir ağırlarken ben ‘uygunsuz’ muyum?” Önlüğünü çıkarıp yatak odasına yürüdü.
“Kaderim, bekle biraz, abartma…” diye seslendi ama kapı çoktan çarpılmıştı.
Demir bilmiyordu ki Kader her kelimesini duymuştu. Evden çıkışını duyunca yatağa çöktü, ellerine yüzünü gömdü. Öfke ve acı boğazında düğümlenmişti. Kaç kez uyarmışlardı: “Köylü kızı, şehirli kariyer delisine yaraşmaz.” Oysa o inanmıştı. Aşklarına. Onun iyi kalbine. Hem daha önce hiç böyle davranmamıştı.
Son sınıfta tanışmışlardı. Kader kütüphanecilik okuyordu, Demir iktisat. Utangaç, sessiz, biraz da sakardı. Kızlar arkasından “inek” diye dalga geçerdi. Ama Kader’in içi acımıştı—öyle yargılanmayı sevmezdi.
Sonra kütüphanede karşılaştılar. Demir kekeliyor, telaşlanıyordu. Kader sakin sakin, “Derin bir nefes al, düşün, sonra konuş,” demişti. Böyle başladı her şey. Sonra randevular, uzun sohbetler, destek… Onunla birlikte açıldı Demir. Evlendiler, en şüpheci akrabalar bile onaylamıştı.
Şimdi mi?
“Yani kimsenin umrunda değilken önemliydim, parladıkça ben yük mü oldum?” diye düşündü acıyla ve bavulunu çıkardı.
Kız kardeşini aradı, durumu anlattı. Hemen “Bize gel” dedi. Enişteleri ve yeğenleri sevinmişti.
“Ne yapacaksın?” diye sordu kardeşi.
“Köye döneceğim. Kütüphanede boş kadro varmış. Küçük bir ev tutarım. Eşyaları sonra taşırım. Önemli olan gitmek.”
Telefon çaldı. Ekranda “Demir” yazıyordu.
“Neredesin? Misafirler gelecek, evde yemek yok!”
“Canım, eğer senin ‘seçkin’ arkadaşlarının yanında oturacak kadar şık değilsem, yemekleri de daha zarif biri yapsın artık. Kendini idare et. Ben gidiyorum.”
“Kader, aklını mı kaçırdın?”
“Hayır. SENİN hayatından çıkıyorum. Yarın boşanma davası açıyorum.”
Aramayı kapattı, vakit kaybetmeden sosyal medyaya girdi. Kısa ama samimi bir paylaşım yaptı: “Bir akşamda ‘sevilen eş’ten ‘aileye utanç’ olmaya dönüşme hikayesi.”
İlk tepki, Demir’in arkadaşlarının eşlerinden geldi. Hepsi Kader’in yanındaydı. Sonra olaylar patladı. Arkadaşları bile yazmaya başladı: “Demir’den bunu beklemezdim.” Demir öfkeyle mesaj attı: “İnsanlarla aramı bozdun!”
Kimseyi incitmeyeceğini mi sanmıştı? O “köylü” denilen kadınlarda kendilerini görmeyeceklerini mi düşünmüştü?
“Sen bilerek mi yaptın? Hayatımı mahvetmek istedin?”
“Sen kendin mahvettin, beni küçük gördüğün an. Saygıyı kaybettiğinde. Beni hiç tanımamışsın Demir.”
“Senin gibi birine kim bakar?”
“O zaman neden hakimden barışma süresi istedin?”
Demir sustu, arkasını döndü.
“Boş yere ailemi dağıttın.”
“Eğer aşağılanmayı ‘boş’ görüyorsan, ya zalimsin ya da aptal. İkisiyle de yolum ayrı.”
Kader kız kardeşinin evine doğru yürüdü. Babası ev bulmaya söz vermişti. İş olacaktı. Aşk da… aşk da elbet gelecekti. Önemli olan artık bilmekti: Sevgi kadar, saygı ve minnet de değerliydi.




