İlk krem, sonra her şey…
Tolga’yla tanışalı on beş yıl oluyor. Ama asıl yakınlaşmamız birkaç yıl önce, ikimiz de neredeyse aynı anda boşandıktan sonra oldu. Onunki gürültülü, kapıların çarpmasıyla, kavgalarla bitmişti. Benimki daha sessizdi ama yine de sarsıntısız değildi. Votkaya sarılıp kendimize acımadık—sadece sahil yollarında pedal çevirdik, orman patikalarında koştuk. Bisikletler, ter ve yüzümüzde esen rüzgar… Erkek arkadaşlığı alkolle değil, özgürlük aşkıyla birleşir. Kimseye hesap vermeden, açıklama yapmadan, başkalarının beklentilerini sırtında taşımadan yaşamak…
İkimiz de hızla kilo verdik. Eskiden kemerin üstüne sarkan göbeğimizden eser kalmadı. Özgürlük, aynı zamanda göbeği de eritiyor işte. Bir yaz akşamı, Tolga’yla parktan geçerken aniden gidonu bıraktı, kollarını açtı, başını geri attı ve bütün parka haykırdı:
“Özgürlüğüüüm!”
Emekli teyzelerin köpekleri çılgına döndü. O ise kahkahalar atıyordu. Öyle mutluydu ki insanın içi gidiyordu.
Bir yıl boyunca böyle yaşadık—yalnız, mutlu, fit, kimseye borçlu olmadan… Ama bir gün Tolga’ya uğradım. Yeni bisikletini almıştı, gururla göstermek istedi. Ben de gidonu tuttum, frenlere baktım, ellerim yağlandı ve lavaboya gidip yıkanmaya karar verdim. Tam ellerimi yıkarken gözüm küçük, pembe, altın kapaklı bir kavanoza takıldı. Bir krem.
“Tolgacıım!” diye bağırdım. “N’apıyorsun sen? Krem mi sürüyorsun?”
Gülmeye başladı, yakalanmış bir çocuk gibi.
“O Hande’nin. Gidip gelirken taşımak istemedi, burada bıraktı.”
“Hande mi? Kim bu Hande?”
“Ya… Söylemedim mi sana?”
Tabii ki söylememişti.
Meğer aylar önce bir kızla tanışmış. Hande, avukat, kariyer peşinde. Hoş, akıllı, güzel bir kız. Ara sıra onun evinde kalıyormuş. Kremi bırakmış. Sadece bir tane. Şimdilik…
“Tamam,” dedim. “İşgal başladı.”
“Ne işgali?”
“Anlamadın mı? ‘Alien’ filmi gibi. Önce embriyo bedenine yerleşir. Sonra büyür ve seni içten yer. Bu krem o embriyo.”
Tolga dalga geçti. Ama ben biliyordum, kadınlar acele etmez. Yavaş yavaş, zarifçe ilerlerler. Çığlık atarak, bavullarla gelmezler. Önce bir krem bırakırlar. Sonra diş fırçası. Sonra yastık. Sen rahatlayana kadar beklerler. Sonra… bir bakmışsın banyo pembelere boğulmuş, balkon kutularla dolu, kalbin endişelerle…
Bir süre sonra Tolga beni davet etti. Tanışayım diye. Hande şaşırtıcı derecede hoş bir kızdı. Küçük küpeleri, düzgün saçları ve inanması zor olmayan bir gülümsemesi vardı. Ananaslı pizza yapmıştı—tartışmalı bir tercih, ama lezzetliydi.
Banyoya gittiğimde pembe bir diş fırçası ve el kremi gördüm. Küpeler de sabunluğun içinde duruyordu. Aynaya baktım:
“Hadi be Tolga, sen de bulaştın.”
Bir ay daha geçti. Tolga’ya eski bisiklet rotamıza çıkalım dedim. Gitmek istemedi. Evinden zorla çıkardım. Pijamalı, uykulu bir hali vardı.
“Ya kardeşim, bir ara da sen beni ara.”
Odanın içinden Hande’nin sesi:
“Tolgacım, kim o?”
O da:
“Efe… pompa… almaya geldi…”
Banyoya gidince her şeyi anladım: Son. Erkek şampuanı, traş köpüğü bir köşeye sıkışmıştı. Geri kalan her şey—kremler, losyonlar, parfümler—hepsi onundu. Ve lavaboda, küpeleri… Misafir gibi değil, evin sahibi gibi duruyorlardı.
Sessizce çekip gittim.
Birkaç hafta sonra bana yardım için çağırdı—dolap montajlıyorlardı. Eski eşyaları atıyor, mobilyaları yer değiştiriyorlardı. Hande komut veriyordu:
“Şunu da çöpe atalım. Hayır, bunu da! Kitaplar buraya!”
Tolga bir şeyler mırıldanmaya çalışıyordu—o da üstünden atlıyordu, yere düşmüş çoraplar gibi.
“Efe,” dedi Hande birden. “Sana bisiklet lazım mı? Balkonda yer kaplıyor da.”
İşte o an her şeyi anladım. Tolga’nın özgürlüğü ölmüştü. Önce küçük bir krem. Sonra ev. Sonra balkon. Sonra kalp.
Beyler! Özgürlüğünüzün kıymetini bilin—kadınları alanınıza sokmayın. Bir milim bile. “Masum” bir kremle başlar. Öyle biter ki kendinizi unutursunuz, yatağınızda dantelli bir sabahlık asılı olduğunu görürsünüz.
Bir yıl geçti. Tolga’yla nadiren yazıştık. Tek başıma bisiklet sürdüm. Yalnızdım. Ama bir şeyim vardı—özgürlük.
Sonra Deniz’le tanıştım. Klasik hikaye… Tatlı, iyi kalpli, hiçbir şey istemeyen biri. Sadece bir kere, alçak sesle:
“Bir krem bırakabilir miyim? Taşımak zor oluyor da.”
“Hayır” diyemedim. Çünkü aşıktım.
Şimdi her şey belli. Virüs yayıldı.
Ve hissediyorum—düşüşüm yakın.
Affedin beni kardeşlerim.
Elveda.




