Bir Tava, İki Kişi
Bazen insanlar kavga etmeyi bırakır. Bu artık barışmakla ilgili değildir. Bu, son demektir. Mehmet ve Aylin yirmi yıldır birlikte yaşıyorlardı. Ne çok uzun bir süreydi, ne de birkaç yıl. Önce aşk vardı, sonra çocuklar, sonra bitmek bilmeyen telaşlar… Ardından yorgunluk geldi. Hem kendilerinden hem de birbirlerinden.
Başlarda deniyorlardı. Kavga ediyor, barışıyor, kapıları çarpıyor, anlamaya çalışıyor, affediyor, geri dönmek istiyorlardı. Ama sonra bir sessizlik çöktü. Sağır edici, geçilmez bir sessizlik. Artık aynı yatakta uyumuyorlardı. Odalara ayrıldılar. Düşman değillerdi belki, ama artık aile de değillerdi. Sadece aynı evde rastgele yaşayan iki insan. En acısı ise artık ayrı ayrı yemek yiyorlardı. Onun yemeği ayrı, onunki ayrı. Kendi rafları, tabakları, hayatları. Bu, her şeyin bittiği andı. İlan edilmeyen o son.
Boşanmaktan kimse bahsetmiyordu. Neden bahsetsinler? Zaten her şey ortadaydı. Mehmet bir kaplıcada bir kadınla tanışmıştı. Artık Aylin’siz tek başına oraya gidiyordu. Kadının adı Selma’ydı ve anlayışlı, sakin, sabırlı bir insandı. Ona mektuplar yazıyor, halini hatırını soruyor, yemek tarifleri paylaşıyordu. Aylin ise kimseyi tanımamıştı. Onun yalnızlığı, sessiz ve sıkı bir düğüm gibiydi. Ama şikâyet etmedi. Sadece yaşadı. Sanki geçip gidecekmiş gibi bekledi.
Sabah her zamanki gibiydi. Mutfak sarı ışıklarla doluydu, ucuz yağın kokusu havada asılı duruyordu. Aylin ocak başındaydı. Ocakta küçücük bir tava duruyordu. Üstünde bir yumurta. Omlet değil, ikili bir kahvaltı değil, sadece bir yumurta. Tavanın küçüklüğü kadar, Aylin’in boyu kadar küçük. Üstündeki sabunlu gecelik eskimiş, saçları dağılmıştı. Bir spatula tutuyor, ancak tavaya bile bakmıyordu. Sadece öylece duruyordu.
Mehmet mutfağa girdi. Sessizce. Çaydanlığı koydu, kendine çay doldurmak üzereydi. İçinde her şey çoktan kararlaştırılmıştı. Gidecekti. Yakında. Sadece eşyalarını toplaması gerekiyordu. Ama tam o sırada Aylin döndü. Ona öyle savunmasız, öyle suçluluk dolu bir bakış attı ki Mehmet sendeledi neredeyse.
“Yumurta ister misin?” diye fısıldadı ve minik tavayı uzattı.
Mehmet sanki duvarla burun buruna gelmişti. Her şeyi hatırladı. Öğrenci yurdu. Tek bir yatak. Bir bardak. Bir çatal. Ve aynı gecelikli kız, sadece o zamanlar gülen, yürekli, küçük bir midilli gibi kakülü olan. Göz kırpıp “Bizim her şeyimiz ortak, hatta bu yumurta bile,” diyen.
Tavayı bıraktı. Onu kucakladı. İlk günkü gibi sıkıca sarıldı. Ve bir şeyler mırıldanmaya başladı. Tutuk, anlamsız. Aptal olduğunu, yorulduğunu, onun kendine ait olduğunu unuttuğunu anlatıyordu. Gri görünen her şeyin aslında ne kadar değerli olduğunu. Belki de ağlıyordu. Aylin göremedi çünkü o küçüktü, o ise uzun boyluydu.
Ocakta yumurta hâlâ duruyordu. Sarısı altın bir düğme gibiydi. Bir işaret, bir kurtuluş gibi.
Sonra kaldı. Birlikte yemek yemeye başladılar. Akşamları sessiz oturdular. Ardından yavaş yavaş konuşmaya başladılar. Azar azar. Dikkatle. Ve zamanla yeniden gülümsediler.
Aşk her zaman gürültülü olmaz. Bazen sessizlikte yaşar. Bir tavada. “Yumurta ister misin?” sorusunda. Çünkü eğer sana uzatıyorsa, demek ki hâlâ oradasındır.




