Vaktim Az, Ama Sen Geldin

Çok zaman geçti… Ama sen geldin.

Recep dördüncü sigarasını yakmıştı, ancak ne tadını ne de dumanın kokusunu hissediyordu. Eski apartmanın önündeki bankta oturmuş, parmaklarının arasında izmaritini çeviriyor ve dördüncü kattaki pencereye dikmiş gözlerini bakıyordu. Leyla’nın yaşadığı yere.

“Ben niye buraya geldim ki?” diye mırıldandı öfkeyle. İzmariti taşan çöp kutusuna doğru fırlattı.

Elbette ıskaladı. Derin bir nefes alıp ayağa kalktı, çöpleri topladı ve dibine kadar bastırdı. Banka geri döndü, oturdu, düşündü. Son sigarasını çıkarmaya yeltendi ama vazgeçti. Belki lazım olur… eğer içmeye değerse.

Gözlerini etrafa gezdirirken dört kedinin aynı pencereye baktığını fark etti. Boyunlarını uzatmış, dördüncü katı izliyorlardı.

“Leyla olsaydı şimdiye hepsini eve alırdı,” diye güldü Recep. Onu iyi tanırdı. Kaç kez sokaktan yaralı, bitkin kedileri toplar, iyileştirir, doyurur, gözlerindeki buzları eritirdi. Hayvanları severdi… belki de insanlardan çok. Bazen Recep’in canını sıkardı bu. Kendisi için değil, insanlık için. Ama otuz yıl sonra anlamıştı ki bazı insanları sevmek için hiçbir sebep yoktu. Kendisi de dahil.

Leyla’ya yaptıklarını hatırlamak ağır geliyordu. Ona en çok ihtiyacı olduğu anda terk etmişti. Çocuk doğuramayacağını öğrenir öğrenmez kaçmıştı. Oğul hayalleri, balık tutmalar, ilkokul heyecanları… Aşktan daha önemli gelmişti. Ya da öyle sanmıştı. O zaman doğruyu yaptığına inanmıştı. Şimdi anlıyordu ki korkaklık etmişti.

Gözlerini kapadı. Açtı. Kediler hâlâ oradaydı. Bekliyorlardı. Tıpkı onun gibi.

Karar vermesi gerekiyordu: Yukarı çıkacak mıydı? Bu kadar yıl, bu kadar şeyden sonra…

Mesajını hatırladı: “Her şey için özür dilerim. Seni son bir kez görmek isterdim…” Hastalığından tek kelime yoktu. Sadece bu.

Tam o sırada yanına genç bir kız yaklaştı. Yirmili yaşlarında.

“Affedersiniz, saati söyleyebilir misiniz? Telefonum bitti.”

“Beşe on var,” dedi Recep.

“Siz İsmail misiniz? Birisiyle burada buluşacaktım da…”

“Hayır. Recep.”

“Anladım… Siz de birini mi bekliyorsunuz?”

Cevap vermeden gülümsedi. Kız bir süre öylece durdu, sonra arkasına bakarak uzaklaştı.

Recep ayağa kalktı. “Geldiysem çıkmalıyım.” Yavaş adımlarla apartmana yürüdü. Dördüncü kata çıktı. Zili çaldı.

Kapıyı genç bir kız açtı.

“Siz Recep Bey olmalısınız. Buyurun. Leyla Hanım geleceğinizi söylemişti.”

“Sen kimsin?”

“Elif. Komşuyum. Kendisine yardım ediyorum. Ben gidiyorum artık, bir şey olursa numaram onda.”

Elif kayboldu. O ise eşikte öylece durdu. Bu evde Leyla ile hayata başlamışlardı. Ve yine burada her şey bitmişti. Burası bir yuva mıydı, yoksa sadece bir başlangıç noktası mı? Bilmiyordu.

“Recep, ne o öyle dikilip kaldın?” diye duydu Leyla’nın sesini yatak odasından. “Gir içeri.”

Ayakkabılarını çıkardı, aynada saçlarını düzeltti. İçeri girdi.

“Merhaba, Leyla,” dedi titrek bir sesle.

“Merhaba… Kapıdan tanıdım. Zaten başka kim gelecek ki?”

“Hiç kimse mi kalmadı?”

“Hiç. Otur şöyle. Pencerenin yanındaki koltuğa geç,” diyerek eliyle işaret etti. “Benimle otur. Son bir kez yüzünü göreyim.”

Doğrulmaya çalıştı, ancak acıya yenik düştü.

“Yardım edeyim mi?”

“Gerek yok… Ama neyse… Evet, et.”

Yanına yaklaştığında ilaç kokusu burnuna doldu. Onu destekledi.

“Teşekkürler,” dedi Leyla gülümseyerek. “Böyle daha iyi.”

“Sen… ciddi mi hasta oldun?”

“Hayır, Recep. Hastalanmadım. Ölüyorum. Sadece… ölüyorum.”

DondOnlar artık yalnız değillerdi, hem birbirlerine hem de kedilere sarılarak yeni bir hayatın ilk gününü yaşıyorlardı.

Rate article
Lifequest
Vaktim Az, Ama Sen Geldin