Önce Krem, Sonra Her Şey

Ahmet’le tanışalı on beş yıl oldu. Ama gerçekten yakınlaşmamız iki yıl önceye dayanır — neredeyse aynı anda boşandığımızda. Onun ikinci evliliği, yüksek sesli kapı çarpmaları ve kavgalarla son bulmuştu. Benimki ise daha sessiz, ama yine de sarsıcıydı. Rakıya sarılmadık, kendimize acımaya da dalmadık — sadece sahil yolunda pedal çevirdik, orman patikalarında koştuk. Bisikletler, ter ve yüzümüze çarpan rüzgar. Erkek arkadaşlığını birleştiren alkol değil, özgürlük arzusudur. Kimseye hesap vermeyeceğin, açıklama yapmayacağın, sırtında başkalarının beklentilerini taşımayacağın bir özgürlük.

İkimiz de hızla zayıfladık. Eskiden kemerin üzerine sarkan göbeğimizden eser kalmadı. Özgürlük, bir de göbeği alıp götürüyor işte. Derken bir temmuz akşamı, Ahmet’le parkın içinden geçiyoruz. Birden gidonu bırakıyor, kollarını açıyor, başını geri atıp bütün parka haykırıyor:
“Özgürlüüüük!”

Emekli teyzelerin köpekleri çılgına döndü. O ise kahkahalarla gülüyor. Öyle mutlu ki, insanın içi kıskançlıkla doluyor.

Bir yıl boyunca böyle yaşadık — bekâr, memnun, fit, kimseye bağlı olmayan. Ama bir gün Ahmet’e uğradım. Yeni bisikletini getirmişti, gururla göstermek istedi. Ben de kadroyu elledim, gidonu çevirdim, ellerimi yağa buladım ve yıkanmak için banyoya gittim. Tam ellerimi yıkarken gözüm küçük, pembe bir kavanoza takıldı. Kadınsı, altın kapaklı bir krem.

“Ahmet!” diye bağırdım. “Ne yapıyorsun sen? Krem mi sürüyorsun?”

Yakalanmak üzere olan biri gibi güldü.

“O Zeynep’in kaldı. Gidip gelirken taşımamak için bırakmış.”

“Zeynep mi? Kim bu?”

“Ya… Sana anlatmamış mıydım?”

Tabii ki anlatmamıştı. Keşke anlatsaydı.

Meğerse bir ay önce bir kızla tanışmış. Zeynep, avukat, kariyer peşinde. Hoş, zeki, güzel bir kız. Ara sıra ona geliyor, geceliyor. Kremi bırakmış. Bir tane. Şimdilik bir tane.

“Hadi ordan,” dedim. “İşgal başladı.”

“Ne işgali?”

“Anlamadın mı? ‘Yabancı’ filmindeki gibi. Önce vücuduna bir embriyo yerleşir. Sonra büyür ve seni içinden yer. Bu krem, o embriyo işte.”

Ahmet dalga geçti. Ama ben ne dediğimi biliyordum. Kadınlar acele etmez. Zarifçe ilerlerler. Çığlıklarla, bavullarla girmezler evine. Bir kavanoz krem bırakırlar. Sonra bir diş fırçası. Sonra bir yastık. Sen rahatlayana kadar beklerler. Derken bir bakmışsın, banyo pembelere boğulmuş, balkon kutularla dolmuş, kalbin endişelerle çarpıyor.

Kısa süre sonra Ahmet beni yemeğe çağırdı. Tanıştırayım diye. Zeynep şaşırtıcı derecede güzeldi. Küpeciği, düzgün saçları ve insana hemen inandıran bir gülüşü vardı. Ananaslı pizza yapmıştı — tartışmalı bir tercih, ama lezzetliydi.

Yine banyoya gittim. Artık pembe bir diş fırçası ve el kremi de vardı. Küpeler de sabunluğun üzerinde rahat rahat duruyordu. Aynaya baktım:
“Tamam dostum, sen bu işi yedin.”

Bir ay daha geçti. Ahmet’e sevdiğimiz rotada bir tur atalım diye teklif ettim. Direndi. Onu evden çıkarmak için kapısına dayandım. Uykulu, sabahlığıyla çıktı.

“Ya Hakan, hiç olmazsa bir arasaydın.”

Odadan Zeynep’in sesi geldi:
“Ahmetciğim, kim o?”

O da:
“Hakan… pompa… aldırmaya geldi…”

Yüzümü yıkamaya gittim — ve anladım: son. Erkeklere özgü diş macunu, tıraş köpüğü ve losyon bir köşeye sıkışmıştı. Gerisi kavanozlar, şişeler, tüpler, kokular. Lavabonun üstünde ise onun küpeleri. Misafir gibi değil, evin sahibi gibi duruyorlardı.

Sessizce çekip gittim.

İki hafta sonra bana yardım için çağırdı — dolap kuruyorlardı. Eski eşyaları atıyor, mobilyaları yerleştiriyorlardı. Zeynep komut veriyordu:

“Şunu çöpe atalım. Hayır, bunu da! Kitaplar şuraya!”

Ahmet bir şeyler mırıldanmaya çalışıyordu — o, onun sözlerini yerdeki çoraplar gibi geçiştiriyordu.

“Senin bisiklete ihtiyacın var mı?” diye bana sordu. “Bizim balkonda yer kaplıyor da.”

İşte o zaman her şeyi anladım. Ahmet’in özgürlüğü ölmüştü. Artık yoktu. Önce bir krem kavanozu. Sonra evin tamamı. Sonra balkon. Sonra kalp.

Erkekler! Özgürlüğünüze değer veriyorsanız, sakın bir kadını evinize sokmayın. Bir milim bile. Her şey masum bir kremle başlar. Sonunda kendinizi, kim olduğunuzu, nereden geldiğinizi ve dolabınızda neden dantelli bir sabahlık asılı olduğunu unutursunuz.

Bir yıl geçti. Ahmet’le nadiren yazışıyoruz. Tek başıma sürüyorum. Yalnızım. Ama hâlâ bir şeyim var — özgürlük.

Sonra Emel’le tanıştım. Her şey klasikleşti. O öyle tatlı ki, hiçbir şey istemiyor. Sadece bir kez, sessizce, neredeyse fısıldayarak:

“Bir krem bırakabilir miyim? Gidip gelirken taşımamak için.”

Ve hayır diyemedim. Çünkü aşıktım.

Şimdi her şey başladı. Virüs yayılıyor.
Ve hissediyorum — düşüşüm yakın.
Affedin beni kardeşlerim.
Elveda.

Rate article
Lifequest
Önce Krem, Sonra Her Şey