Gizemli Geri Dönüş Köşesi

Eski şehrin unutulmuş bir sokağında, zamanın izlerini taşıyan evlerin arasında bir gün garip bir tabela belirdi. Sanki hiçlikten çıkmış gibiydi, geçmişin bir hayaleti gibi günlük yaşamın gri dokusuna karışmıştı. “KAYIPLARIN GİZEMLİ KÖŞESİ. Kaybettiklerinizi geri alın. Koşullar – kişiye özel.” Solmuş harfler, yüzyılların güneşiyle yanmış gibi, başka bir dünyanın yankısını taşıyordu. Tozlu camın önünde, unutulmuş bir rüyanın fısıltısı gibi duruyordu, hâlâ kalbi titreten bir rüyanın…

Ahmet bu sokaktan yüzlerce kez geçmişti. Bir zamanlar burada şirin bir antikacı dükkanı vardı, sonra ucuz kahve satan bir büfe açılmıştı, ardından her şey terk edilmişliğe gömülmüştü. Cephe boyası dökülmüş, camlar gri bir perdeyle kaplanmış, eski tabelalar tozların altında kaybolmuştu. Ahmet, bu bölgeyi artık fark etmez olmuştu, tıpkı alışılan bir acıyı görmezden gelmek gibi. Ama o gün, tabela gözüne battı, eski bir yaraya saplanan bir iğne gibi, unutmaya çalıştığı…

Durdu. Tozlu camın yansımasında kendini gördü: yorgun gözler, ağarmış saçlar, eskimiş ceket. Yüzü kayıpların haritası gibiydi – çizgiler, anılarına giden yollar gibi, silmeyi tercih edeceği anılar. Artık mucizelere inanmayan gözler. Çok şey kaybetmiş bir adam, gizemli tabelalara inanmak için fazla yıpranmıştı. Sevgi, güven, kızı Leyla… Hepsi gitmişti, duman gibi dağılmıştı. Anılar bile soluyordu, sıcaklığını ve kokusunu kaybederek, solmuş fotoğraflar gibi donuklaşıyordu.

Kapıyı itti. Hafif bir gıcırtıyla açıldı, sanki gelişini bekliyordu. İçeri girdiğinde eski kitaplar ve olgun armutların kokusu burnuna doldu – çocukluğunun saklı bir anısı gibi. Tezgârın ardında bir kadın duruyordu: uzun boylu, düzgün toplanmış saçları ve derin, nüfuz eden bakışlarıyla. Ahmet’e değil, onun içindeki bir şeye bakıyor gibiydi, kaybettiklerinin gölgelerini görür gibi.

“Ne geri alabilirim?” diye sordu Ahmet, sesi titreyerek, sanki uzun zaman önce unutulmuş biri konuşuyordu.

“Kaybettiğiniz her şeyi,” dedi kadın sakince. “Ama bedeli her zaman kişiye özeldir.”

Gülüp geçmek istedi, bu tuhaf oyuna katılmamayı… Ama içinde bir şey sıkıştığını hissetti.

“O günü geri istiyorum,” dedi alçak sesle. “Leyla’yla son konuşmamızı.”

Kadının yüzü hiç kıpırdamadı, sanki her gün böyle istekler duyuyordu.

“Anlat bana.”

Ahmet sandalyeye çöktü. Hareketi ağırdı, sanki tüm hatalarının yükünü taşıyordu.

“Tartıştık. Hep olduğu gibi, önemsiz bir şey yüzünden. Yurtdışında okumak istiyordu, ben ise… bizi terk ettiğini, aileye ihanet ettiğini söyledim. Bağırdım, bencil olduğunu, annesini ve beni düşünmediğini. O sustu, sonra şunu söyledi: ‘Beni hiç anlamaya çalışmadın.’ Kapıyı çarpıp çıktım. O gitti. Bir hafta sonra… o artık yoktu. Bir kaza. O günden beri yaşıyorum ama nefes almıyorum sanki. Hep düşünüyorum: eğer onu dinleseydim, sarılsaydım, gurur duyduğumu söyleseydim… Belki kalırdı. Belki her şey farklı olurdu.”

Kadın başını salladı, bu hikâyeyi ilk kez duymuyormuş gibi.

“Bedenel: onunla olan diğer tüm anıları unutacaksınız. Hepsi. Onun kahkahasını, ilk adımlarını, sabah çay sohbetlerini, deniz gezilerini. Sadece o gün kalacak – yeniden yazılmış, istediğiniz gibi. Ama geriye kalan her şey yok olacak, hiç yaşanmamış gibi. Gülüşünün sıcaklığı bile kalmayacak. Sadece bir konuşma.”

Ahmet dondu kaldı. Elleri tezgârın kenarına yapışmış gibi titriyordu.

“Bu… ruhumun bir parçasını kesip atmak gibi. Bedeni değil, zamanı. Benim hayatımı.”

“Aynen öyle,” dedi kadın. “Ama istediğinizi alacaksınız. Kelimesi kelimesine. Olması gerektiği gibi.”

Sessiz kaldı. Uzun süre. Dudakları kıpırdadı, hafızasında eski sahneleri arıyor gibiydi: Leyla’nın çocukluğundaki kahkahası, parfümünün kokusu, akşam yemeklerindeki tartışmaları. Sonra ayağa kalktı, düşmüş bir adam gibi beceriksizce.

“Teşekkür ederim. Düşünmem lazım.”

Kadın onu durdurmadı. Sadece boşluğa bakarak, “Gece yarısına kadar açığız,” dedi. “Sonra – kapanacağız. Sonsuza kadar. Ne kadar yalvarırsanız yalvarın, bir daha açılmayacağız.”

Ahmet bütün gün şehirde bir hayalet gibi dolaştı. Her ses, her koku geçmişin bir parçasını hatırlatıyordu. Kafeden gelen bir şarkı, eşiyle geçirdiği akşamları anımsattı. Taze simit kokusu, annesinin poğaçalarını… Hatta sokak müzisyeninin sesi bile kaybedilmiş bir şeyin yankısı gibiydi. Başkalarının konuşmalarındaki kelimeleri yakalıyor, her birinde bir zamanlar bildiği ama kaybettiği bir şeyler seziyordu.

Dükkâna gece yarısına yarım saat kala döndü. Kapı hâlâ açıktı, sanki onu bekliyordu.

“Fikrimi değiştirdim,” dedi eşikte durarak. “Başka bir şey istiyorum.”

Kadın kaşını kaldırdı, bakışlarında bir anlık şaşkınlık belirdi.

“Ne?”

“Kendimi geri istiyorum. Acıdan, boşluktan, her adım”İçinde kaybettiği her şeyin acısıyla ama aynı zamanda Leyla’yı sevdiği için yaşamaya devam edeceğini bilerek, kapıyı usulca kapattı.”

Rate article
Lifequest
Gizemli Geri Dönüş Köşesi