Yaren, uzun süredir birlikte olduğu sevgilisiyle yollarını ayırmıştı. Onların isimleri Tolga ve Yaren’di. Neredeyse iki yıldır beraberdiler, hatta aynı çatı altında yaşamaya bile başlamışlardı. Ama günlük hayat devam ettikçe, Yaren daha net fark ediyordu ki bu adamla ömür boyu yürüyemezdi. Onu deli ediyordu: tembellik, evin dağınıklığı, iş konusundaki sürekli bahaneler, sürekli telefonuyla kanepeye yayılmış hali…
O akşam, hastanedeki yorucu nöbetinden dönerken artık kesin kararını vermişti. Evde her zamanki gibi karmaşa hâkimdi. Tıraşsız, bol bir tişörtün içinde, Tolga tembel tembel sosyal medyayı kaydırıyordu.
“Tolga, eşyalarını topla. Ayrılıyoruz,” dedi hiç tereddüt etmeden.
“Kafayı mı yedin? Bu sefer sorun ne?!” diye bağırarak kanepeden fırladı.
“Her şey. Artık seni sırtımda taşımak istemiyorum. Çık git.”
“Pişman olacaksın. Gece yarısı nerede kalacağım?”
“Anne-babana gidersin, nereye istersen. Ama burada artık kalamazsın.”
Kapıyı çarparak çıkarken, pişman olacağını söyledi. Ama Yaren umursamadı. “Bir kapı kapanırsa, bir yenisi açılır,” diye geçirdi içinden. Rahatlamış bir şekilde koltuğa oturdu ve uzun zamandır ilk kez hafiflemiş hissetti.
Yaren’in ailesi, özellikle annesi çok sevindi.
“Sonunda o beleşçiyi gönderdin. Yirmi yedi yaşındasın, artık aile kurma vakti,” diye öğüt verdi annesi Sevgi.
Yaren zaten biliyordu bunu. Hastanenin acil servisinde hemşire olarak çalışıyordu. Kolay bir iş değildi, her gün ağır vakalarla uğraşıyordu. Yorgunluktan kollarını kaldıramazken, evde onu bekleyen… daha fazla sorumluluktu: akşam yemeği, temizlik, Tolga’nın sürekli şikayetleri.
Ayrıldıktan sonra hayatı daha basitleşti: büfeden döner, duş, uyku. Azar, ağlama, kavga yoktu.
Birkaç ay sonra hayatına Emre girdi. Bir trafik kazası sonrası arkadaşını hastaneye getirmişti ve Yaren’i ilk görüşte fark etti. Gözleri onu etkilemişti. Konuşmaya çalıştı ama o an olmadı. Ertesi sabah hastanenin önünde bekledi ve onu buldu. Uzun boylu, kumral, gülümsemesi içten bir adamdı. Yaren de onu beğenmişti.
Sonrasında ilişkileri hızla ilerledi. Emre, gerçekten ilgili, dürüst ve dinlemeyi bilen biri çıktı. Babasıyla nakliye işleri yapıyordu ve Yaren’e zaman ayırıyordu.
Birkaç ay sonra Yaren, ailesine Emre’den bahsetti. Sevgi’nin yüzü değişti, soğuk davrandı.
“Hoş geldiniz, buyurun,” dedi kısık bir sesle.
Yemekte babası konuşmaya çalışırken, annesi neredeyse hiç ses çıkarmadı. Emre de, Yaren de ortamın gerginliğini hissediyordu.
Sonunda gerçek ortaya çıktı: Emre’nin annesi Aylin, Sevgi’nin eski okul arkadaşıydı ve yıllar önce onun sevgilisini “çalmıştı”. O günden beri Sevgi, eski arkadaşından nefret ediyordu. Kendisi evlenip Yaren’i doğurmuş olsa da, hâlâ daha iyi bir hayatı olabileceğini düşünüyordu. Bu yüzden, “rakipten” olan oğlu karşısında tiksinti saklayamadı.
“Ya o, ya ben,” diye ültimatom verdi Sevgi.
Ama Yaren aşkını seçti. Emre’ye her şeyi anlattı. O omuz silkti:
“Bizim suçumuz değil ailelerimizin geçmişi. Biz şimdiyiz.”
Emre de annesine Yaren’in kim olduğunu söyledi. Aylin düşünceli bir şekilde,
“Sizin hayatınız sizin. Kin gütmüyorum. Mutlu olun yeter,” dedi.
Evlendiler. Aileler düğüne geldi ama ayrı köşelerde durdular. Sevgi bütün gece surat astı. Aylin ise içtenlikle mutluydu.
Aradan aylar geçti. Yaren ve Emre ayrı evde yaşıyor, iki aileyi de ziyaret ediyorlardı. Ama aileler arasındaki buzlar hâlâ çözülmemişti.
“Bir torun çıkınca belki yumuşarlar,” diye umutla konuştu Emre.
Şimdilik ikisi mutluydular. Ve daha yeni öğrendikleri bir haber vardı: yakında evlerinde bir çocuk sesi yankılanacaktı…




