Kim derdi ki, çocukluktan beri birbirinden ayrılmayan iki can dost, bir anda öfkenin, acının ve sessizliğin farklı taraflarında buluşacak. Evlerin sıra sıra dizildiği, herkesin birbirini tanıdığı Küçükköy’de dedikodular dolaşıyordu:
“Duydun mu, Aylin’le Lale artık konuşmuyormuş? Eskiden su bile içmezlerdi, her şeyi paylaşırlardı… Şimdi birbirlerine yabancı gibi.”
Gerçek şuydu ki, Aylin ve Lale’nin arasındaki bu sessizlik nedensiz değildi. Bu suskunluğun kökleri, çocuklarının gençlik yıllarına uzanıyordu. Aylin’in kızı Elif ve Lale’nin oğlu Emre, bebekliklerinden beri arkadaştılar. Birlikte okula gider, dere kenarında oynar, mantar toplar, balık tutar, kulübeler yapar ve gelecek hayalleri kurarlardı.
Elif, bir kasırga gibiydi: hareketli, inatçı, her maceraya atılan. Emre ise sakin, mantıklı, sıcak bir gülümsemesi ve sözcüklerden çok anlayışla dolu bakışları olan biriydi. Elif onu peşinden sürüklüyor, o da gidiyordu. Hep böyle olmuştu.
Anneleri, Aylin ve Lale de ayrılmaz bir ikiliydi. Komşu evlerde yaşıyor, birbirlerine kapı çalmadan girip çıkıyorlardı. Dostlukları nenelerinden kalma bir mirastı; neredeyse aynı zamanda evlenmişlerdi—sonradan pek de güvenilir olmadığı ortaya çıkan adamlarla.
Aylin ilk boşanan oldu. Gözünün altındaki morluk, gergin bakışlar… Her şey anlaşılıyordu. Kocası şiddet gösteren biriydi. Aylin sessizce kapıyı gösterdi. Lale, arkadaşının yanında durdu, kendisi de acı çekiyor olsa bile: Kocası bir gün Emre’nin kendi oğlu olmadığını iddia etmiş, öfkeyle bıçak bile almıştı.
“Benim oğlum, onun oğlu değilmiş, anlıyor musun?” diye acı bir gülümsemeyle anlatıyordu Lale. “Sanki ben… Ben sadece onunlaydım.”
İkisi de yalnız kaldı. Çocuklarıyla. Ama ayakta durdular.
Emre, okuldan sonra ehliyet aldı, Elif üniversite için şehre gitti. O askere gittiğinde, Elif onu uğurlamaya geldi. Üç gün boyunca birbirlerinden ayrılmadılar.
Sonra uzak mesafe hayatı başladı. Elif önceleri her hafta gelir, hediyeler, haberler getirirdi. Lale’yi ziyaret eder, Emre’den gelen mektupları anlatırdı. Sonra daha seyrek… Marttan sonra hiç görünmedi.
“Bu Elif neden gelmiyor?” diye sordu Lale bir gün Aylin’e.
“Meşgul. Dersler. Sınavlar.”
Ama Lale bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyordu. Arkadaşı içine kapanmış, gözlerinin ışığı sönmüştü. Sonra Aylin aniden şehre gitti—”ziyarete”.
Döndüğünde, gidişinden daha sessizdi.
“Anlat” dedi Lale, akşam onun evine dalarak. “Neler oluyor?”
Aylin derin bir nefes aldı:
“Ne olacak… Elif evlenmiş. Çocuk bekliyor.”
Dünya başına yıkıldı. Lale, yanmış gibi evden fırladı. O gece askerdeki Emre’ye yazdı. Gerisi acı, sessizlik, soğukluktu.
Askerden dönen Emre köye uğramadı. Bir arkadaşıyla Kuzey’e, petrol kuyularına gitti. Kendini unutmak için çalıştı, durmadan. Üç yılda bir kez geldi—annesine yardım etmek için. Elif ise kaybolmuştu sanki. Ne kocasıyla ne de oğluyla memleketine uğramadı.
Ta ki bir sabah postacı kadın Lale’ye haber getirene dek:
“Aylin hastalanmış. Seni istiyor. Ciddi bir şeyler konuşacakmış.”
“Konuşmuyoruz,” diye savuşturdu Lale.
“Ama özellikle seni istedi.”
Ve Lale gitti. İçeri girdiğinde Aylin yatakta, battaniyenin altında, yanında ilaçlar, bir bardak su…
“Niye hasta oldun şimdi?”
“Sanırım her şey birikti…”
Uzun süre sessiz kaldılar, sonra Aylin arkadaşının elini tuttu ve fısıldadı:
“Beni affet, Lale. Sana anlatmam gereken bir şey var…”
Ve anlattı. Her şeyi.
Bir saat sonra Lale evden fırladı, telefonu kaptı:
“Emrecim, gel. Kötüyüm… Çok kötü. En kısa zamanda gel.”
Emre iki gün sonra vardı. Şaşırdı—annesinin yüzünde bir neşe, koşturuyor, gülüyordu.
“Anne, gerçekten hastEmre, Elif’i ve küçük oğlu Ali’yi görünce kalbi yerinden çıkacak gibi attı, çünkü o an anladı ki ayrılıkları bir rüyaydı, gerçek ise şimdi başlıyordu.




