Otuz yedi ve bir gün: Çocuk değil, anne büyürken
Erkenden uyandım. Pencerenin dışında ağır, kasvetli bir sessizlik vardı, sanki biri şehri üzerine ıslak bir bez örtmüştü. Hava durgun ve soğuktu, evin içinde bile duvarlar nefesini tutmuş gibiydi. Ben de nefes almıyordum. Öylece yattım ve bir şeylerin değiştiğini hissettim. Bir şey olmuştu, ama ne olduğunu henüz bilmiyordum.
Telefonumu elime aldım. 06:04. Bir bildirim. Eylül. Okudum:
“Günaydın anne. Anton’la Kayseri’ye gittim. Beni arama, sonra ararım.”
Hepsi bu kadar. Ne “seni seviyorum”, ne “özür dilerim”, ne de bir gülücük. Bankadan çekilen bir fiş gibi. Annemliğimin bakiyesi tükenmişti.
Tekrar okudum. Belki on kere. Anlamadığımdan değil, her okuyuşta her şeyin geri döneceğini umduğumdan. Kalbim, içinden buz gibi bir elde sıkılıyormuş gibi ağrıyordu.
Eylül. On yedi yaşında. Lisenin son senesi. Ahmet Haşim okuyan, lorlu börek yapmayı seven, kabak yemeğinden nefret eden, bileğinde hep siyah bir saç lastiği taşıyan kız. Gözleriyle gülmeyi bilirdi. Yanındaki sessizlik bile sıcaktı, bunaltıcı değildi. Bunun hepsi vardı. Şimdi yoktu.
Mutfakta ayakta durdum. Çıplak ayaklarımla, eski sabahlığımla, telefon elimde. Su ısıtıcısını açmadım. Oturdum. Kalktım. Yine oturdum. Hiç düşünmeden, vücudum kendi kendine hareket ediyordu. Arayayım mı? Kime? Onun numarası yoktu bende. Sadece konuşmalarda geçerdi: “Anton, biyoloji dersinden.” Facebook’ta boş bir sayfa ve tilkili bir profil fotoğrafı. En korkutucu olan da bu tilkiydi sanki.
Odasına gittim. Yatağı dağınıktı, masada bir not vardı:
“Anne, kötü biri değilim. Sadece artık uslu kız olamıyorum. Seni seviyorum. Ama kendi bildiğimce.”
O “kendi bildiğimce”… Kurşun gibi. Tam yarılmayacak bir yere saplanmıştı.
Çocuklarımızı elimizden geldiğince büyütürüz. Hapşırıklardan, kötü arkadaşlardan, kırık kalplerden koruruz. Çorbasını pişiririz, ödevlerini kontrol ederiz, bir beden büyük kışlık mont alırız. Fark etmeyiz ki bir gün “üşütmesin” değil, “sağ olsun” demek isteriz. Geri dönsün yeter. Nasıl olursa olsun.
İşe gittim. Muhasebe. Dolmuşta camdan dışarı baktım ama sokakları görmüyordum. Ofiste Tülin’in doğum günüydü. Otuz yedi. Bense dün aynı yaşa girmiştim. Balonlar, kutlamalar, mumlar olmadan. Sadece ucuz bir şarap ve yarıda kalmış bir kitapla.
Akşam eve döndüm. Işıkları açmadım. Pencere kenarına çöktüm, ayaklarımı kendime çektim, battaniyeye sarıldım ve karşı apartmanların pencerelerine baktım. Birinde televizyon ışığı yanıp sönüyordu. Birinde çay kaşığının fincana çıkardığı ses. Birinde hayat vardı. Bense bomboş bir sessizlikte kalmıştım.
Ertesi akşam telefon çaldı.
“Anne…”
“Neredesin?”
“Yazmıştım ya. Kayseri’deyiz. Anton’un anneannesinde. Her şey yolunda, sokakta değilim, merak etme.”
“Gel lütfen.”
“Şimdi gelemiyorum.”
“Ne yapacağımı bilmiyorum…”
Sessizlik. Sonra:
“Anne, sen hiç mutlu musun?”
Bu soru mideme yumruk gibi indi. Ne diyeceğimi bilemedim önce. Sonra fısıldadım:
“Bilmiyorum. Ya sen?”
“Anlamak istiyorum. ‘Doğru’ olmak zorunda olmadığımda kim olduğumu görmek istiyorum.”
Sessizlik. Sonra kısa bip sesleri.
Bütün gece uyuyamadım. Mutfakta oturdum, mesajlarımızı, fotoğraflarımızı karıştırdım. Mart ile haziran arasında bir yerde bir şey kopmuştu. Ben fark etmemiştim. Raporlar, hastalıklar, vize haftası, tadilat, taksitle alınan kanepe. Hepsi “onun için”. Hepsi yanından geçip gitmişti.
Bir hafta sonra döndü. Yalvararak değil, ağlayarak değil. Sadece geldi, montunu çıkardı, çantasını köşeye koydu ve sordu:
“Bir süre burada kalabilir miyim?”
Sessizce başımı salladım. Yanına gittim. Sarıldım. İlk kez hiçbir şey sormadım.
Sessizdik. On dakika kadar. Sonra yavaşça konuştu:
“Seni seviyorum. Ve şimdi anlıyorum, sen çok yorulmuşsun. Ama yine gideceğim. Kaçmak için değil, sadece… Kendimce yaşamak için. Olur mu?”
Olur.
Bir yıl geçti. Eylül şimdi Bursa’da bir oda kiralıyor. Bir kafede çalışıyor, tasarım okOkuluna devam ediyor ve hafta sonlarında bana gelip sohbet ediyor, bazen de küçük kavgalarımız olsa da artık birbirimizi gerçekten dinliyoruz.




