Bugünkü Günlük
Ahmet, sessizce İzmir’in kenar mahallesindeki eski evin eşiğini geçti. İçeriden mutfaktan yükselen nazik ama endişeli bir ses, “Sonunda geldin. İşte bu kadar geç kalınmaz. Akşam yemeği yiyecek misin?”
Başını salladı, sandalyeye çökerken. Ayşe, karısı, hızla köfte ve patates püresini ısıttı, mutfağı sıcak bir kokuyla doldurdu. “Sevgilim, iyi misin? Kayıp gibi görünüyorsun,” diye sordu, dikkatle ona bakarak.
“Evet, her şey normal,” diye kaçamak bir cevap verdi, örtünün kenarıyla oynayarak. “Sadece… Konuşmamız gereken bir şey var…”
“Konuş o zaman,” dedi Ayşe, kararlılıkla karşısına oturdu.
“Başka bir kadınla tanıştım,” diye pat diye söyledi, gözlerini sımsıkı kapayarak, bir darbe bekler gibi. Ayşe’nin bu itirafa nasıl tepki vereceğini hayal bile edemiyordu.
***
Daha önce o akşam, Ahmet’i uğurlarken, Sibel ona sarıldı, bırakmak istemiyormuş gibi. Sesinde bir yalvarış vardı: “Aşkım, bunu bugün yapacaksın, değil mi? Söz verdiğin gibi…”
“Bilmiyorum,” diye mırıldandı Ahmet, utanarak. “Ama deneyeceğim…”
“Lütfen dene,” diye fısıldadı Sibel, gözleri loş ışıkta parlıyordu. “Er ya da geç bunu yapman gerekecek…”
Onu öptü, sıcak yatak odasına geri çekti, zamanın durduğu o odaya.
***
Bir saat sonra Ahmet, karanlık sokaklarda yürürken, kalbinin korkuyla sıkıştığını hissetti. Karısına nasıl söyleyecekti? On beş yıldır dayanağı olan Ayşe’nin gözlerinin içine nasıl bakacaktı? Yetişkin bir adam olarak, bir delikanlı gibi aklını nasıl kaybettiğini nasıl açıklayacaktı? En önemlisi, ailesini nasıl dağıtmaya hazır olduğunu nasıl savunacaktı?
Gözlerinin önüne ikiz oğulları, Emre ve Can geldi. Onların gurur kaynağıydılar. Aynı güven dolu kahverengi gözleri, ihanetini biliyormuş gibi ona bakıyordu. Başını salladı, bu görüntüyü kovalamaya çalıştı.
Bu çocukları ne çok istemişlerdi! İkiz olacaklarını öğrendiklerinde önce şaşırmışlardı—nasıl başa çıkacaklardı? Ama Ayşe gerçek bir sihirbazdı. İkizleri bir bakışta ayırt edebiliyor, hem evi düzenli tutuyor hem de çocukları büyütüyordu. Onları neredeyse bir yıl emzirmiş, yorgunluktan şikâyet etmeden, Ahmet’ten fazla yardım istemeden.
Onun işten dönüşünde evde her zaman sıcak bir akşam yemeği, karısının gülümsemesi ve oğullarının mutlu kahkahaları beklerdi. Ayşe her şeyi yapabilirdi: huysuz çocukları sakinleştirmek, onları saygılı ama ezilmemiş bireyler olarak yetiştirmek… Çocuklara babalarına saygı duymayı öğretmiş, Ahmet’in onlar için bir örnek olmasını sağlamıştı. Ve bu işe yaramıştı: Emre ve Can babalarını deli gibi sever, onunla gurur duyardı.
Oğulları harika çocuklardı—on üç yaşında bile özgüvenliydiler, iyi notlar alıyor, futbol oynuyor, sınıf arkadaşlarıyla iyi anlaşıyorlardı. Ayşe tüm arkadaşlarını tanırdı: isimlerini, nerede yaşadıklarını, hobilerini… Evleri çocuklar için her zaman açıktı, oğulları arkadaşlarını getirmekten keyif alırdı. Bir zamanlar Ahmet’i bu gürültü, koşturmacalar rahatsız ederdi. Ama Ayşe net bir şekilde, “Çocuklarımızın arkadaşlık kurmayı bilmesi gerek. Ben de kiminle vakit geçirdiklerini bilmek istiyorum. Bu önemli, Ahmet. Kabullen bunu,” demişti.
Haklıydı. Her zamanki gibi. Çocuklar büyüdü, evleri herkesin kendini değerli hissettiği sıcak bir yuva olarak kaldı.
Ama şimdi… Sibel bu hayatın bir parçası olabilir miydi? Oğulları onu kabul eder miydi? Bu düşünce Ahmet’in sırtına soğuk bir ürperti yaydı. Emre ve Can, annelerini terk eden babalarını nasıl sevebilirdi ki? Ayşe’ye tapıyorlardı. Onun eylemi onlar için bir ihanet olacaktı—ve haklı olacaklardı.
Ayşe bunu hak etmemişti. On beş yıldır mükemmel bir eş, sadık bir arkadaş, şefkatli bir anneydi. Ahmet onunla mutluydu—ta ki Sibel ortaya çıkana kadar.
Sibel—genç, parlak, gözlerinde bir kıvılcım taşıyordu, Ahmet’te uzun zamandır unutulmuş bir his uyandırmıştı. İlk görüşte aşık olmuştu, bir ergen gibi. Tüm düşüncelerini kaplamış, kalbini ele geçirmiş, yaşını, ailesini, sorumluluklarını unutturmuştu. Bir haftalık flörtün ardından artık ondan başka bir şey düşünemiyordu. Tek istediği onu kollarına almak, gülüşünde kaybolmaktı.
Suçlu muydu ki? Aşk, karşı konulamaz bir fırtınaydı. Ama Ayşe bunu anlar mıydı? Sahne yapar mıydı? Ama… Karakterine uymazdı. Her zaman sakin, akıllıydı. Peki ya itiraftan sonra ne olacaktı? Boşanma mı? Çünkü Sibel netti—Ahmet’in kendisiyle kalmasını istiyordu.
Ahmet apartmanın önünde durdu, banka ağırlıkla çöktü. Bacakları titriyor, kalbi hızla atıyordu. Eve gitmek dayanılmazdı.
***
Bu arada Ayşe, çocukları yatırdıktan sonra pencerenin yanında oturmuş, karanlık sokağa bakıyordu. Çoktandır biliyordu. Bugün itiraf edeceğini biliyordu. Bunun geçici bir heves olmasını ummuştu, ama hayır—işler çok ileri gitmişti.
“Zavallı, eve gelmekten korkuyor,” diye düşündüAhmet, kapı ziline bastıktan sonra içeri girdi ve Ayşe’nin gözlerinde yılların yorgunluğunu gördüğü an, asıl kaçmaya çalıştığı şeyin kendi korkuları olduğunu fark etti.




