Kasvetli dağlarla ve solgun tarlalarla çevrili küçük bir kasabada, sonbaharın rutubet ve hüzün koktuğu bir yerde, hayat dere yatağındaki su gibi ağır akardı. Eski ıhlamur ağaçlarının gölgesinde kalan, kasabanın kenarındaki evde Eylül yaşardı. Hayatı masal gibiydi: varlıklı ailesi, geniş bir köşk, ona ikinci anne olan sevecen teyzesi Ayşe. Fakat bu mutluluk tablosunun ardında her şeyi yerle bir edebilecek bir karanlık gizliydi.
“İki haftadır yemeğini karıştırıp duruyorsun, âşık mı oldun Eylülcüğüm?” diye sordu Ayşe, ellerini önlüğüne sildi.
“Birisi var,” diye itiraf etti Eylül, yanakları kızararak. “Diğer bölümde okuyor, yakışıklı ama beni fark etmiyor gibi. Nasıl yaklaşacağımı bilemiyorum.”
“Sen sakın peşinden koşma!” diye çıkıştı Ayşe. “Kızlar erkeklerin ardından koşmaz. Bizim zamanımızda…”
“Ay, Ayşe Teyze, yine ‘bizim zamanımız’ deme!” diye güldü Eylül, kahvaltısını bitirirken. “Tamam, kaçıyorum, bugün geç kalamam. Hoca çok sert, dersten atar.”
“Koş, koş,” dedi Ayşe, onu kutsayarak kapıyı kapattı ve endişeyle iç çekti.
Eylül bolluk içinde büyümüş, hiçbir şeyden mahrum kalmamıştı. Kariyerine odaklanan anne babası, onun yetiştirilmesini teyzesi Ayşe’ye bırakmıştı. Herkes ona Ayşe Hanım derdi, ama Eylül ona hep “Ayşe Teyze” diye seslenirdi. İyi kalpli ama disiplinliydi, kızı hayata hazırlıyordu, sanki kaderin her zaman bu kadar şefkatli olmayacağını seziyordu.
Ayşe’nin de bir acısı vardı. Gençliğinde köyde ormancı Mehmet’le evlenmişti. Aşk kısa sürdü – bir yıl sonra Mehmet kayboldu. Bataklıkta boğulduğu söylendi. Aramalar yapıldı ama bulunamadı. Ayşe dul kaldı, çocuksuz. Bir ara manastıra kapanmayı düşündü ama vazgeçti: “Benden rahibe mi olur? Hem gençliğim daha bitiyor, hem de dilimi tutamam.” Köyde kaldı, ta ki kız kardeşi Emine onu şehre çağırana kadar.
“Ayşe, bize gel,” diye ısrar etti Emine. “Biz işteyken Eylül’e bakarsın, ev işlerine yardım edersin.”
“Ah Emine, seve seve!” diye cevap verdi Ayşe. “Mehmet iyiydi, gözyaşlarımı döktüm onun için. Köyde hasretten öleceğim. Bir daha evlenmek de istemiyorum. Gelirim, bütün ev işini üstüme alırım.”
Böylece Ayşe onların ailesinin bir parçası oldu ve kendine “evin gözeticisi” dedi. Yemeklerini özenle yapar, bahçeyle ilgilenir, çiçekler ekerdi. Eylül onun için bir evlattı. Onu okula götürür, oyuncaklar alır, elbiseler dikerdi. Ev huzur doluydu ama Ayşe Eylül’e şunu öğütlerdi: “Çalışmaya alış, Eylülcüğüm. Bugün her şey var, yarın ne olur bilinmez. Yemek yapmayı öğren – bu bir kadının en büyük silahıdır. Yüreğini katarsan, erkeği kendine çekersin.”
“Senin de sırların var mı?” diye merakla sordu Eylül.
“Elbette! Her kadının kendine has sırları vardır,” diye gülümsedi Ayşe.
Eylül, komşu fakültedeki uzun boylu Murat’a aşık oldu. Onun kendisini fark etmediğini sanıyordu, ama yanılıyordu. Üniversitede herkes Eylül’ün zengin bir aileden geldiğini biliyordu. Murat, bekar bir annenin oğluydu, çekici ama sade biriydi. Ayşe, Eylül’ün gözlerinin içi gülerek eve döndüğü anda işkillenmişti.
“Ayşe Teyze, beni fark etti!” diye heyecanla anlattı. “Ders çıkışında gezdik, bana dondurma ısmarladı.”
“Kurnaz, kızların şeker sevdiğini biliyor,” diye burun kıvırdı Ayşe. “Bir getir şunu eve, bakayım.”
Bir ay sonra Murat misafirliğe geldi. Ayşe ikramını yaptı, konuğu dikkatle gözlemliyordu. O gittikten sonra Eylül heyecanla yaklaştı: “Nasıl buldun? Çok hoş değil mi?”
“Yüzüne bakılır,” diye kısa cevap verdi Ayşe. “Ama sana göre değil. Gözlerinde açgözlülük var, eve girer girmez her şeyi süzdü. İçinde kıskançlık var, Eylül. Senin eşin değil.”
“Ayşe Teyze, amma da uydurdun!” diye alındı Eylül. “Benim kimi seveceğim bana kalmış!”
Ayşe iç çekti, kız için endişeleniyordu. “Bırak sevsin,” diye düşündü. “Kendi hatalarından öğrenecek.”
Öngörüleri doğru çıktı. Dört ay sonra Eylül’ün altın yüzüğü kayboldu. Evde Murat’tan başka yabancı yoktu. Eylül sessiz kaldı, ailesine söylemedi ama Ayşe’ye anlattı.
“Alacağını söylemiştim,” dedi Ayşe. “Şikayet etmelisin.”
“Etmeyeceğim,” diye yalvardı Eylül. “Annem babam üzülmesin, bu bizim sırrımız olsun. Murat’la işim bitti.”
Ona sordu: “Yüzüğü aldığını biliyorum. Başka kimse yok.” Murat öfkelendi: “Ne saçmalıyorsun? Senin yüzüğün bana ne lazım!” Tartıştılar ve ayrıldılar. Ayşe Eylül’ü teselli etti, onun büyük bir beladan kurtulduğu için içten içe seviniyordu.
Mezuniyete bir yıl kala Eylül, arkadaşı Zeynep’in doğum gününde Ozan’la tanıştı. Birbirlerini beğendiler ve görüşmeye başladılar. Zeynep uyardı: “Onu eve çağırma Eylül. Seni mi yoksa paranı mı seviyor, test et. Benim evde buluşun.” Eylül öyle yaptıOzan, bir gün telefonunda “Evini bir görsen! Artık yalnız, sadece teyzesi var. Hemen evlenip her şeyi ele geçirmeliyim,” derken Eylül’ün kulağına geldi ve o an gerçekleri anladı.




