Vera pencereye dikilmiş, aklından geçenleri bininci kez yeniden yaşıyordu. Akşamüzeri evlerine bir çelenk gelmişti. Gerçek, matem dolu, siyah kurdeleli. Üzerinde onun adı yazılıydı. İmza yoktu. Not yoktu. Sadece sessizlik ve o karanlık kutunun soğukluğu.
Kocası, Ahmet, hiç şaşırmamıştı bile. Omuzlarını silkti:
“Belki bir yanlışlık oldu? Ya da birinin aptalca bir şakası…”
“Yanlışlık mı? Sen ciddi misin?” Vera ona, sanki ilk kez görüyormuş gibi baktı.
Bunun nereden geldiğini biliyordu. Adresinin nasıl düzgün yazıldığını da. Çevrelerinde onu yıllardır ismiyle çağırmayan, her fırsatta açıktan ya da gizlice küçümseyen tek kişinin kim olduğunu da biliyordu: kayınvalidesi.
Oya Hanım, oğlunun “daha iyisine layık” olduğunu düşünüyordu. Model gibi, köklü bir aileden, tercihen de “aile yükü olmayan” biriyle evlenmeliydi. Peki ya Vera? Sade, çalışkan, bir buçuk metre boyunda, sıradan bir aileden gelen, daha küçücükken kendi elbiselerini diken biri. Ama Ahmet’i gerçekten seviyordu.
Ancak Oya Hanım’ın aradığı sevgi değildi. Onun derdi kontroldü. Kontrolü kaybettiğinde ise intikam alırdı.
Başta her şey masum görünüyordu. İğnelemeler, eleştiriler, kinayeli öğütler. Sonra ev işlerine müdahaleler, “şüpheli” hediyeler. Derken, dolabın üst rafına atılmış iç çamaşırları. Sanki Vera’nın biri varmış gibi. Sanki her köşesinin göründüğü bir evde böyle bir şey saklayabilirmiş gibi.
Ama bunların hepsi tesadüfe bağlandı. Hatta Vera, kayınvalidesinin gönderdiği meyvelerin arasında canlı bir yılan bulduğunda bile Ahmet sadece omuz silkti:
“Belki ormandan gelmiştir, ne bileyim…”
O gün Vera banyoya kapanıp ağladı. Korkudan değil. Çaresizlikten. Çünkü yılanlardan daha tehlikeli olan, aileymiş gibi görünüp senin yuvanın kalbine çürüklük eken insanlardı.
Dayandı. Uzun süre. Ta ki bir gün kocasını başka bir kadınla mutfaklarında yakalayana kadar. Gülümseyen, uzun bacaklı, şık giyinmiş biriyle.
“O kendiliğinden geldi!” diye bağırdı Ahmet, utanma gereği bile duymadan.
Vera o gün tek kelime etmedi. Sadece kapıyı gösterdi. Ve hâlâ atmadığı o çelengin durduğu kutuya baktı. Çünkü biliyordu ki böyle mesajlar atılmazdı. Onlar bir damgaydı. Okumayı bitirmek istemediğin kitabın sonundaki nokta.
Boşandıktan sonra Vera taşındı. O ise annesinin yanında kaldı. Derken bir gün eski komşuları aradı:
“Biliyor musun, eski kayınvaliden çocukluk arkadaşıyla evlendi…”
Vera acı bir gülümsemeyle sırıttı. Kin duyduğundan değil. Anlamıştı ki o ailedeki yeri çoktan doldurulmak istenmişti. Oğlu için değil, kendisi için.
Şimdi başka bir evde yaşıyor. Çerçevelenmiş o çelenge bakıyor—evet, hâlâ duruyor—ve fısıldıyor:
“Teşekkürler. Lanet değil, kurtuluşum oldun.”
Bugün anladım ki, zehir zannettiğin bazı şeyler, aslında şifadır. Vazgeçmek değil, kendini kurtarmaktır.




