Ferhat Bey ile eşi Ayşe, kızlarını ziyaret etmek için İstanbul’a gitti. Apartmanın önüne geldiklerinde Ferhat, eşinin ne kadar heyecanlandığını fark etti.
“Ayşe, bir sorun mu var?” diye sordu, ona dikkatle bakarak.
“Yok canım, sadece Defne’yi uzun zamandır görmemiştik, içime bir şey oturdu,” diyerek gülümsemeye çalıştı Ayşe, ama sesi titriyordu.
Kızlarının dairesine çıktılar. Ferhat kararlı bir şekilde zile bastı. Kapı açılmadı.
“Garip, acaba evde yok mu?” diye mırıldandı, eşine bakarak tekrar zile bastı.
Kilit tıkırdadı, kapı yavaşça aralandı ve Ferhat gördükleri karşısında donup kaldı.
***
Babası öfkeden kıpkırmızı kesilmiş, yüzü alev alev yanıyordu. Ayşe koluna yapıştı, yalvarırcasına:
“Ferhat, lütfen sakin ol! Tansiyonun var! Gel Defne ile konuşalım!”
Ama Ferhat ani bir hareketle kolunu çekti, sesi derinleşmiş, tehditkâr çıkıyordu. Defne kapıda durmuş, sırtına bir ürperti yayıldığını hissetti – babası ona hiç böyle bakmamıştı.
“Bırak beni Ayşe! Beni tutup durma! Önce kızımızı tutmalıydın, beni değil!”
“Ferhat, canım ne olur!” dedi Ayşe, ne yapacağını bilemez halde, gözleriyle eşi ile kızı arasında gidip geliyordu.
Altı ay önce Ferhat bir hipertansif kriz geçirmiş, doktorlar kesinlikle stres yapmamasını tembihlemişti. Ama dün gece birden kararını vermişti:
“Hazırlan Ayşe. İçim rahat etmiyor. Üç aydır bahane üstüne bahane, kendisi gelmiyor. Boşuna değil bu. Sen anası olarak niye susuyorsun?”
Ayşe gerçekten susuyordu. Bilmediğinden değil, çok şey bildiğinden susuyordu. Defne ile birlikte Ferhat’tan gerçeği saklamışlar, her şey yoluna girince anlatmayı planlamışlardı. Sonra anlatırız, biraz kızsa da her şey düzelir, diye düşünmüşlerdi. Ama şimdi ne diyeceklerdi, ne yapacaklardı?
“Yorgundur canım, dersleri var, bir de çalışıyor, yakında geleceğini söylemişti, sen onu tanırsın,” diye mırıldandı Ayşe, ama Ferhat ceketini çoktan giymişti bile.
Cüzdanını, anahtarlarını, telefonunu aldı, eşinin cep telefonunu da elinden aldı:
“Sakın ona haber vermeye kalkma! Ben babası değil miyim? Yazın ayna karşısında nasıl döndüğünü, saçlarını nasıl dağıttığını gördüm. Kim için diye sormadım! Demek bir şeyler var. Hadi gidiyoruz!”
Yolda Ayşe trende bir şeyler anlatmaya çalıştı, ama sonunda elini salladı:
“Sen acele ediyorsun, Defne zaten her şey yoluna girince anlatacaktı. Tansiyonunu yükseltmek istememişti.”
“Ayşe, yeter artık tansiyon demeyi! Ben babayım, kızımın başına ne geldiğini bilmek istiyorum! İçimde kötü bir his var!” diye kesip attı Ferhat.
“Tamam, kapıyı çal o zaman,” dedi Ayşe, onun elini sıkarak.
Kapı hemen açılmadı. Defne muhtemelen gözetleme deliğinden bakmış, tereddüt ediyordu. Ama sonunda açtı – anne babasını kapıda bırakamazdı ya.
“Ben biliyordum! Defne, kim bu adam? Çocuk kimden? Niye bizden sakladın?” Ferhat’ın sesi hem acı hem öfke ile titriyordu.
Koridora çıktı ve merdivenlere çöktü, elini kalbine bastırarak.
“Baba, ne diye oraya oturdun? Baba, geri gel!” diye seslendi Defne, belirginleşen karnıyla şaşkın ve çaresiz görünüyordu.
Onun kızı, onun gururu, okumak için gitmiş, bursla üniversiteyi kazanmıştı, ama şimdi… Şimdi ne olacaktı? Ferhat boğazındaki düğümü yuttu. Onu koruyacak başka kimse yoktu. Bu adamı bulmalı, konuşmalı, bir şeyler yapmalıydı!
“Baba, sonra anlatacaktım, her şey düzelince. Ama şimdi… O bir kaza geçirdi, hastanede yatıyor!” diye ağlamaya başladı Defne, bir çocuk gibi.
Ferhat ayağa kalktı, pantolonunu silkeledi ve bir anda sakinleşti. Ne olmuş yani, çocuk mu var? Önemli olan herkesin sağ olmasıydı. Büyütürler, üstesinden gelirler, daha kötüsünü yaşamamışlar mıydı!
Defne, onların Ayşe ile geç yaşlarında bir çocukları olmuştu, ümitlerini kesmişlerken. Okula en küçük olarak başlamış, ama çok ciddi bir kızdı – şımarıklık yapmaz, teneffüslerde kitap okur, hep pekiyi alırdı. Üniversiteyi kazanmış, çalışıyor, arkadaşlarıyla ev tutmuştu. Yazın onların köyüne gelmişlerdi, her şey normaldi…
“Ayşe, sen biliyor muydun? Biliyordun da sus mu tuttun?” diye sordu eşine, hemen sertliğine pişman olarak.
Ayşe gözlerini yere indirdi:
“Ferhat, sen hastaydın, sana dikkat etmemizi söylemişlerdi…”
“Tamam, anladım. Hadi içeri girelim Defne, bana her şeyi baştan anlat.”
Kızı, Emre ile nasıl tanıştığını anlattı. Aynı şirkette çalışıyorlardı, ona yardım ediyordu, sonra çıkmaya başlamışlardı. Emre, hep yanında olmasını, eşi olmasını istediğini söylemişti. Ama bir itirafta bulunmuştu: Evliydi. Liseden hemen sonra evlenmişlerdi – anneleri, arkadaş oldukları için ısrar etmişlerdi. Eski eşi Zeynep ile aile gibiydiler, ama sadece arkadaştılar. Zeynep başka birine aşık olunca boşanmışlardı, ama işleri uzatmışlardı. Sonra Zeynep hamile olduğunu ve her şeyi geri istediğini söylemişti. O adam onu terk etmiş, o da Emre ile kalmaya karar vermişti.
“Sen ona inandınFerhat, Emre’ye güvenerek kızının mutluluğu için elinden geleni yapacağına söz verdi.




