**Günlük – 15 Haziran**
Lale, İstanbul’daki dairesini satıp küçük bir köy evi aldığında kimse anlamamıştı nedenini. Zamanla herkes onu benimsedi, “Lalecik” diye çağırmaya başladılar. Evine turuncu bir kedi geldi, adını Zeytin koydu. Zeytin önce şehri özler gibiydi, balkondan düşen güneşi arar gibi etrafa bakındı. Sonra alıştı— avluda, bahçede, hatta domates fidelerinin arasında keyif yapmaya başladı.
Karşı komşusu Ayşe Teyze, Lale’yi kızı gibi kucakladı. Teyzesi domates fideleri verdi, turşularını paylaştı, bahçe işlerinde yardım etti. Uzun akşamlar çay eşliğinde geçti; tarifler, örgüler, eski türküler… Hayat dingindi, sıcaktı.
Ta ki o telefon gelene kadar. Oğlu Mustafa aradı:
“Anne, Dilek hamile. Ben ve Sibel birkaç yıllığına Hollanda’ya gidiyoruz. Dilek yalnız kalacak. Sana ihtiyacımız var… Şehre dönsen?”
Lale’nin sesi kısıldı. Torunu mu hamile? Kaçtığı o daireye geri mi dönecekti? “Oğlum, ben ne yapabilirim ki? Tansiyonum var, altmışı geçtim…”
“Anne, kendi evinde olacaksın. Dilek’in desteğe ihtiyacı var. Israr etmiyoruz… Düşün.”
Düşündü. Şehre gitti. Döndüğünde bitkindi. Torunu evlenmiş, bebek bekliyordu. Daire bakımsızdı. Yorgunluktan tansiyonu fırladı. O an anladı: Bu tempoyu kaldıramazdı.
Ayşe Teyze hemen anladı. Ertesi gün Lale eşyalarını almak için köye geldiğinde, “Evi sattım, gidiyorum” dediğinde, Ayşe’nin gözlerinde bir kıvılcım parladı.
“Gitmene izin vermem, duydun mu?” diye fısıldadı, sıkıca sarıldı.
“Ne yapıyorsun? Şaka mı bu?”
Ayşe koşup taksiciye para verdi, bir şeyler söyledi. Araba dönüp gitti, arkasında toz bulutu bırakarak.
“Ayşe, ne yapıyorsun? Beni bekliyorlar!”
“Dinle. Kan bağımız yok ama on beş yılda ailenden daha yakın olduk. Sen buraya alışırken onlar neredeydi? Domates ekerken, çapa yaparken? Şimdi çorba kaynatıp bebek bakman mı lazım?”
“Ama onlar benim…”
“Sen kiminsin? Genç bir ailenin hizmetçisi mi olacaksın? Mutlu olmaya hakkın var. Doktorlar mı? Burada da var. Şehre misafirliğe gidersin.”
Lale sustu. Sonra yavaşça, “Evim artık benim değil… Sözleşme imzalandı” dedi.
“Boş versene. Benim bahçem senindir. Kal. Sonra düşünürüz.”
Lale kaldı. Oğlu gitti. Torunu doğum yaptı. Her şey yolundaydı. Lale ziyaretlerine gitti, onlar da köye geldi. Sonra beklenmedik bir şey oldu: Evi satın alan aile başka şehre taşınıp evi Lale’ye emanet etti.
Böylece yeni bir sayfa açıldı. Sonbaharda Ayşe’de, ilkbaharda eski evinde. Torunu büyüdükçe şehre daha sık gitti.
Bir yaz günü, Dilek köye geldi. Elinde evraklar.
“Büyükanne, al. Bu senin evin. Tekrar senin.”
“Ne? Ama Halil Beyler…”
“Taşındılar. Anlaştık. Tapu bende ama ev senin. Çünkü sen benim her şeyimsin.”
Lale’nin gözlerinden yaşlar boşandı. Ayşe sesindeki titremeyi bastırarak, “Sürpriz yapacağını biliyordum. Kızmıyorum, hak ettin” dedi.
Dilek sarıldı: “Sana söylemedik… Sürpriz olsun istedik. Bilir misin? Yakında torun torba olacaksın. Yine domatesler, çilekler, elma ağacının altında çay keyfi lazım!”
Lale gözyaşları içinde güldü: “Öyleyse eşyaları taşıyalım. Bugün bayramımız!”
Bahçede su biriktiren küçük Eren’in aklında hiç şüphe yoktu: Mutluluk, herkesin yanında olmasıydı. Ve büyükannesinin yine bir evi vardı.
**Bugün öğrendim ki, sevgi bazen kanla değil, paylaşılan günlerle bağlanır. Bazen en gerçek aile, seni kendin olmaya cesaretlendirenlerdir.**




