Yaşarken Örülen Taç: Bir Kargonun Evliliği Bitiriş Hikayesi

Mutfakta kızarmış köftelerin kokusu varken kapı çaldı. Ayşe, önlüğünü bile çıkarmaya fırsat bulamadan kapıyı açtı ve karşısında genç bir kurye duruyordu.

“İyi günler! Sizin için bir kargo,” dedi neşeyle.

“Ne kargosu? Ben bir şey sipariş etmedim ki,” diye şaşırdı Ayşe.

“10 numaralı daire değil mi?” diye tekrar sordu.

“Evet.”

“O zaman doğru adresteyim.”

Kadın tereddütle imzasını attı ve büyük bir kutuyu teslim aldı. Kutuyu açar açmaz kanı dondu. İçinde cenaze çelengi vardı. Süs için değil, gerçek bir çelenk… Üzerinde siyah bir kurdele ve onun adı yazılıydı: “Huzur içinde yat, Ayşe.”

Gönderen belli değildi. Sadece bu sessiz mesaj vardı.

“Bir insan nefret etmek için ne yapmalı ki evine çelenk göndersin!” diye titreyen bir sesle mırıldandı sonra.

Kocası, Mehmet, hiç oralı olmadı:

“Niye annemden şüpheleniyorsun ki? O seni sever!”

“Sever mi? Adımı bile ağzına almaz!” diye acıyla hatırlattı Ayşe.

Gerçekten de kaynanası, onun her halini beğenmemişti: “Bir karış boyu,” “resepsiyonda çalışması,” “mütevazı kıyafetleri.” Ayşe elinden geleni yapmış, kendi elbiselerini dikmiş, kibar davranmıştı ama karşılığında hep küçümsenme ve iğneleyici sözler almıştı.

“Şu zavallıya bak,” diye fısıldardı kulağına Fatma Hanım oğluna. “İki kelimeyi bir araya getiremiyor bile!”

Mehmet ise susar, her şey normalmiş gibi yapardı. Ama bu sessizliği, bir onaydı aslında. Annesi giderek daha ileri gidiyordu—hem de onların evinde yaşamalarına rağmen.

Ayşe, evi kiraya verip kaynanasının beğeneceği bir yer tutmayı önerdiğinde, kadın tüm seçenekleri reddetti. Bağırarak, sitem ederek, ağlayarak… Mehmet ise çayını içip sustu.

Çelenk işe yaramayınca sıradaki hamle geldi. Kocası bir gün dolapta erkek külotları buldu.

“Bunu açıklayacak mısın?” diye sordu soğuk bir sesle.

“Sen hiç garip bir şey fark etmiyor musun?” diye karşılık verdi Ayşe. “Oraya nasıl ulaşabilirim ki? Sandalyeyle bile zor yetişiliyor!”

Evin anahtarı kaynanasındaydı. Her şey yerli yerine oturdu. Ama Mehmet yine sustu.

Sonraki “hediye” ise bir kova yaban mersini oldu. Kaynanası, “Vitamin olsun, gelinime!” diyerek getirdi.

Ertesi sabah Ayşe, kovanın içinde buz gibi donmuş ama canlı bir kirpi buldu. Neyse ki yanında Mehmet vardı. Tabii o da bunun kasıtlı olduğuna inanmadı: “Kendisi girmiştir, olur böyle şeyler.”

Daha sonra yatağın altında iğnelenmiş bir bebek buldu. Artık durum ucuz bir gerilim filmine dönüşmüştü. Yine de dayandı. Çünkü seviyordu. Çünkü arkasındaki erkeğin bir koruma olduğuna inanıyordu—annesinin oğlu değil.

Son nokta tesadüfen geldi. Ayşe bir gün işten erken döndü ve kocasını başka bir kadınla yakaladı. Kendi evinde.

Derhal çıkardı onu. Sertçe. “Çoraplarıyla kaldı,” dedikleri gibi.

Mehmet hemen mazeret uydurdu:

“O kendisi geldi! Benim bir planım yoktu!”

Ama Ayşe artık inanmıyordu. Üstelik bu “misafir,” kaynanasının arkadaşının yeğeni çıkmıştı. Her şey fazlasıyla nettir artık.

Üç yıl dayanmıştı. Kimisi üç ay bile dayanamazdı. Ama o umut etmişti.

Peki Mehmet? Annesinin yanına döndü tabii. Nereye gidecekti ki?

Ama orada da sürpriz vardı. Annesinin bir aşkı çıkmıştı. Son aşk, ilk aşktan daha sert olabiliyormuş meğer. Hem de kendi evinde değil, sevgilisinin küçük dairesinde. Fatma Hanım—aşkıyla evsiz kalmıştı.

Hayatın cilvesi mi?

Ders mi? Dileklerinizi dikkatli kurun. Bazen gerçek olurlar. Ama umduğunuz gibi değil.

Rate article
Lifequest
Yaşarken Örülen Taç: Bir Kargonun Evliliği Bitiriş Hikayesi