Acı Tatlı Hediye

Acı Tadıyla Gelen Hediye

Mutfakta akşam yemeği yiyorlardı—Leyla ve kocası, Mehmet. Hava sakindi, ocakta çaydanlık soğuyordu ve pencereden gelen serinlik erken sonbaharı haber veriyordu. Ancak telefon aniden çaldı. Mehmet ekrana baktı—tanımadığı bir numara.

“Bu saatte kim arar acaba?” diye mırıldandı.

“Açarsan öğrenirsin,” dedi Leyla gülümseyerek, pek önemsemeden.

Mehmet ayağa kalktı, koridora çıktı. Birkaç dakika sonra geri döndüğünde yüzü bembeyazdı, gözleri bomboştu, sanki sıradanlığın sınırlarını aşan bir şey görmüştü.

“Ne oldu sana, Mehmet?” diye telaşla ayağa fırladı Leyla. “Yüzün kan çekilmiş!”

“Leyla… Benim bir kızım var. Ve onu almam gerekiyor…”

Eskiden gerçekten bir ailesi varmış. İlk eşi, Aylin, ona bir kız doğurmuş—Elif. Ancak çocuk doğduktan sadece iki yıl sonra evlilik çatırdamaya başlamış. Aylin sürekli öfke nöbetleri geçiriyor, onu her şeyle suçluyormuş: az kazandığı, ona zaman ayırmadığı, “yardım etmediği” için.

O, elinden geleni yapmış. Küçük kızı, ailesi için. Birçok kişi, belki de Aylin’in doğum sonrası depresyonu olduğunu söylemiş. Bir doktora görünmeliymiş. Ama Mehmet biliyormuş: Aylin, Elif doğmadan önce de böyleymiş. Sadece şimdi daha kötüleşmişti.

Asla gülümsemiyordu. Elif’le oynarken bile… Bu bir sevgi değil, bir zorunluluktu. Mehmet’in içi her görüşünde burkuluyordu.

Çaresizlikle ona terapi önerdiğinde, Aylin patlamıştı:

“Ben deli miyim senin gözünde?!”

Bu son damla olmuştu. Boşanma davası açtı. Aylin ise sanki intikam alırcasına kızını alıp başka bir şehre taşındı. Adres bırakmadı. Nafaka bile istemedi. Kayıplara karıştı.

O, aramaya çalıştı. Ama eski eşiyle geçen konuşmalar o kadar ağırdı ki, bir noktada pes etti. Kızının annesiyle kalmasının daha iyi olacağına inandı. Ne kadar yanıldığını bilmiyordu…

Aylin affetmemişti. Ne onu, ne hayatı. İçinde büyüttüğü kin zamanla her şeyi zehirlemişti. Kızını da.

Elif, kutlamaların, sarılmaların, neşenin olmadığı bir evde büyüdü. Doğum gününü ilk kez anaokulunda duydu.

“Anne, Ali’nin bugün doğum günü! Ona araba hediye ettiler! Bana da alır mısın?”

“Hayır,” diye kesmişti Aylin. “Seni doğuran benim. Kutlamayı ben hak ediyorum. Bir daha böyle saçmalık sorma.”

Yılbaşını kutlamazlardı. Kahkaha atmak yasaktı. Şeker lükstü. Çizgi film bile izlenmezdi. Hayat gri, gergin ve mutsuzdu. Küçük Elif’in gizli bir hayali vardı: büyüyünce kendine kocaman bir torba şeker alacaktı.

Komşular Aylin’den uzak dururdu. Ondan hoşlanmaz, korkarlardı. “Onda bir terslik var,” derlerdi. Ve haklı çıktılar.

Bir gün Aylin kendini kötü hissetti. Doktorlara inanmazdı, ambulansı çok geç aradı. Onu götürürken hiçbir söz vermediler. Ayrılmadan önce bir komşuya Elif’in babasının adını, soyadını ve şehri söyledi.

Elif o kadının yanında kaldı. Sessiz, içine kapanık, annesinin bir daha gelmeyeceğini anlamamıştı.

Sosyal hizmetler Mehmet’i hızla buldu. O, altı aydır Leyla’yla evliydi. Kızını geri alabileceğini duyduğunda bir an bile tereddüt etmedi.

“Gidiyorum. Onu geri getirmeliyim,” dedi Leyla’ya.

“Tabii. İstersen ben de gelirim. Ya da gerekiyorsa kalırım. Ama sen onun yanında olmalısın.”

Elif babasını hatırlamıyordu. Ve korkuyordu—ya annesinden daha kötüyse? Ama kapıdan Mehmet girince, yanında kocaman bir peluş kedi ve bir torba şekerle, gözleri parladı.

Şekerler. Sıcaklık. İyilik. Küçük kalbi karar verdi: kötü biri şeker getirmezdi.

O yeni oyuncağıyla oynarken, komşu merhume Aylin’den bahsetti. Mehmet yumruklarını sıkarak dinledi. Göğsünde bir yumru vardı. Tanrım, neden vazgeçtim? Neden savaşmadım?

Birkaç gün içinde tüm evraklar tamamlandı. Elif, babasının yanına taşındı. Ertesi sabah kahvaltıda Mehmet sordu:

“Yakında doğum günün. Ne hediye istersin?”

Kız şaşırdı.

“Bilmiyorum. Hiç hediye almadım ki. Kutlamadık…”

Kaşığı elinden düştü.

“Nasıl yani? Neden?”

“Annem, hak etmediğimi söylerdi. Doğmuş olmam benim başarım değil, diye.”

Mehmet masadan kalktı, sessizce dışarı çıktı. Leyla peşinden gitti. Mutfakta masaya dayanmış, ellerine yüzünü gömmüştü.

“Benden… sadece şeker istedi. Şeker, Leyla! Çocukların her zaman sahip olması gereken şey. Tanrım, nasıl izin verdim buna?..”

“Kendini suçlama. Önemli olan artık evinde. Seninle. Bizimle,” diye fısıldadı Leyla ve ona sarıldı. “Ona her şeyi geri vereceğiz. Sahip olmadıklarını bile.”

Bir hafta sonra ev masal gibiydi. Balonlar, ışıklar, taze kek kokusu. Elif yedi yaşına basıyordu. Uyandığında rüya gördüğünü sandı. Odası süslenmiş, masada mumlu pasta vardı. Ona sarıldılar, kutladılar, güldüler. O da güldü.

İlk kez.

Parkta lunaparka bindi, pamuk şeker yedi, hediyeler aldı. Yedi tane. Yaşadığı mutsuz her yıl için bir tane.

Mehmet arabada ağlıyordu, Leyla ise omElif’in uyuyan yüzüne bakarken, içindeki boşluk artık yerini tamamlanmış bir sevgiye bıraktı.

Rate article
Lifequest
Acı Tatlı Hediye