Her sabah tam 07:45’te, Erol eski bir gecekondu mahallesindeki küçük apartmanından çıkardı. Bir yere yetişmesi gerekmediği halde – emekliydi, iş yoktu, çocuklar büyümüş, başka şehirlere gitmişti. Sadece bedeni bu saate, kapının gıcırtısına, ayaklarının altındaki kumun hışırtısına, baharda bile paltosuna yapışan serinliğe alışkındı.
Bakkalın önünden geçerken satıcılar artık ona kahve teklif etmiyordu – biliyorlardı: Erol hep termosunu yanında taşırdı. O da nazikçe başını sallar, “Her şey yolunda. Hep olduğu gibi,” der gibi yapardı. Bahçe, banklar, eczane, postanenin önü – hepsi onun yürüyüşünü tanırdı. Sokak köpekleri bile havlamazdı artık – kendi insanlarıydı.
Yolu her zaman eski bir kavak ağacının yanındaki son tahta banka çıkardı. Eğilmiş, zamanla parlamış yüzeyli, ortasında çatlak bir tahtası vardı. Yıllar önce, tam da onu, Erol, yerleştirmişti – o zamanlar belediyede çalışıyordu: tabelalar asar, çatıları tamir eder, ampulleri değiştirir, öğle aralarında iş arkadaşlarıyla gülerdi. O zamanlar evlerin, onun gibilerin omuzlarında durduğunu sanırdı. Bank da, onu sabitlemek için kullandığı cıvatalar da hâlâ oradaydı – paslı ama inatla hayata tutunan.
Oturur, demli çayını kapağa döker, dizlerine yaydığı gazeteyi okumaz, sadece tutardı – değişmeyen bir şey gibi. İnsanların geçişini izlerdi: okula gidenler, işe koşanlar, gündelik işlerini halledenler. Ceketler, ayakkabılar, yüzler değişirdi ama o kalırdı. Zamanın kesişiminde bir çapa gibi.
Bazen yanına biri otururdu: komşu apartmandan bir yaşlı kadın, sürekli geç kalan bir öğrenci, bir Alman kurduyla gezen genç, termoslu bir kız, kulaklıklı bir ergen. Birkaç dakika kalır, sonra giderlerdi. Erol ise orada kalırdı. Sanki bankın bir parçasıydı – uzantısı, sesi, nefesi.
Bir gün, kırklı yaşlarında bir kadın yaklaştı. Paltolu, boynunda fotoğraf makinesiyle. Biraz tereddüt ettikten sonra yanına geldi:
– Affedersiniz, sizi fotoğraflayabilir miyim?
Kaşlarını kaldırdı:
– Beni mi? Yanılmıyor musunuz?
– Hayır. Bir proje çekiyorum. Gitmeyenler hakkında. Kalanlar hakkında. Siz… sanki şehrin bir parçasısınız. Size bakınca her şeyin yok olmadığını hissediyor insan. Hâlâ burada, gerçek biri var.
Gülümsedi, gazeteyi kenara koydu.
– Çek öyleyse, ısrar ettin. Ama altına yaz ki uyumuyorum. Yoksa parkta şekerleme yapan bir emekli sanırlar.
– “Zamanın bekçisi” yazarım, diye gülümsedi kadın.
– Sadece kasvetli olmasın. Işıklı olsun. Hüzünlü değil, umutlu.
Bir hafta sonra fotoğrafı mahalle grubunda çıktı. Yüzlerce yorum: “Ben de her sabah görüyorum onu”, “Sokağın bir parçası gibi”, “Onsuz mahalle mahalle değil”. Erol okudu, sessizce gülümsedi. Ve yine aynı şekilde oturdu. Çayını içti, gazetesini tuttu. Bazen geçenlerin gözlerinde o bakışı görürdü – dikkatli, minnettar.
İlkbaharda işçiler geldi – bankı değiştirmek için. Modern, gri, metalik. Soğuk. Yeni. Ahşabın kokusu yoktu, zamanın izleri yoktu. İşçilerden biri Erol’a baktı, sordu:
– Üzüldün mü?
O başını salladı, ama banka değil – artık olmayan gölgesine.
– Üzüldüm. Ama sadece ben değil.
Engel olmadı. Sadece akşam, herkes çekildiğinde geri döndü. Kahverengi bir boya kutusu ve fırça getirdi. Oturdu, sessizce ince bir çatlak çizdi – tam eskisinin olduğu yere. Bir hatıra gibi. Bir iz.
Sonra oturdu, çayını doldurdu, gazetesini açtı. Ve birden yeni bank hafifçe gıcırdadı. Sanki tanıdı onu.
O günden sonra yine aynı yerde oturdu. Aynı zamanda. Sadece bank farklıydı. Ama çay aynıydı – buruk, hafif metalik bir tatla. Gazete aynıydı. İnsanlar aynıydı, sadece biraz daha yaşlanmışlardı. Geçip gidiyorlar, başlarını sallıyorlardı. Kimisi duruyor, kimisi “günaydın” diyordu. Bir çocuk, annesiyle geçerken şöyle dedi:
– Anne, bu fotoğraftaki amca! Gerçekten yaşıyormuş!
Bazen kalmak için hiçbir yere gitmek gerekmez. Yüksek sesle konuşmak gerekmez. Sadece olmak gerekir. Bir yerde. Uzun süre. Ve yürekten. Öyle ki bir gün biri, bir an durup şöyle düşünsün: “İyi ki burada.” Ve usulca – çok usulca – gülsün.




