Açık Kalan Pencereler
Ayşegül, aylar sonra ilk kez kendi sesini duydu. Boğuk, kısık, sanki ses tellerine ve zamana çökmüş bir toz tabakasının arasından sızmış gibiydi:
“Günaydın.”
Bu bir hitap değildi. Sadece bir denemeydi. Ses, sanki çıkma hakkı olup olmadığından emin değildi. Öyle geldi ki, başka bir hayata aitti — sabah banyo kapısının çarptığı, mutfakta su kaynayan, küçük çıplak ayakların ona pamuk üzerinde filizlenen bezelyeyi göstermek için koştuğu o hayata.
Ayşegül gözlerini kapkaranlık bir sessizliğin içinde açtı. Tavan, soluk, grimsi, yıpranmış bir gökyüzü gibi tepesinde hareketsiz, cansız duruyordu. Ev sıcaktı ama hafif bir rüzgâr perdenin ucunu havalandırdı — yine pencereleri açık unutmuştu. Ya da unutmamıştı, bilerek bırakmıştı. Belki oradan yeniden bir çocuk kahkahası duyulurdu. Ya da ayak sesleri. Ya da nefes.
Sırtüstü yatıyordu, kıpırdamadan, sanki uzun süre bakarsa tavandaki çatlakların arasında bir yol beliriverecekmiş gibi. Onu bu sonsuz gri odadan, hem de kendi içinden çıkaracak bir harita.
Mutfakta her şey olduğu gibi duruyordu. Pencere kenarındaki kurumuş kahve lekeli bardak — sanki dünün tekrar başlamasını bekliyordu. Kesme tahtasının üzerinde kararmış bir elma, unutulmuş, tıpkı yarım kalmış konuşmalar gibi. Ve buzdolabındaki fotoğraf: Altı yaşlarında, astronot kostümü giymiş bir oğlan, öyle içten gülümsüyordu ki, sanki tam da şu an soracakmış gibi: “Anne, gerçekten uçacak mıyım?”
Fotoğrafa bir yıldır dokunmamıştı. Eli yaklaşıyor, sonra havada donup kalıyordu, sanki dokunursa anılar silinecekmiş gibi. Fotoğraf, çocuk göz kliniğinden bir mıknatısla tutturulmuştu — düşündüğünde gülünç geliyordu. O zaman sadece bir göz muayenesi için gitmişlerdi, oğlu harflerin kaçtığından şikâyet ediyordu. Ama sonunda… her şey reçeteyle, gözlüklerle bitmedi. Her şey bambaşka bitti. Kimsenin hazır olmadığı bir şekilde. Geri dönüşü olmayan bir yere.
Kapının yanında, mavi cırt cırtlı minik spor ayakkabılar duruyordu. Tozlu. Sessiz. Zamanın suskun tanıkları. Ayşegül her gün yanlarından geçerken ürperiyordu, sanki yanlışlıkla dokunursa her şey yıkılacakmış gibi. Görünüşte sadece bir çift çocuk ayakkabısı. Plastik, kumaş, taban. Ama aslında — bir ömürdü. Yirmi santime sıkışmış küçük bir evren.
Bir zamanlar sabahları severdi. Kahve yapar, müzik açarŞimdi ise, pencereyi kapattığında, içinden geçen o küçük ışık huzmesinin, belki de yeni bir başlangıcın işareti olduğunu fark etti.




