Sanki hiçbir şey yokmuş gibi, ama aslında her şey demekti.
Elif, karlarla kaplı İzmir’de 73 numaralı otobüse bindi. Cam kenarına oturdu, bulanık pencereye daldı ve elindeki ucuz marketin kırmızı logosunu taşıyan plastik poşete sıkıca sarıldı. Poşetin içinde “Nazlı” yazan küçük bir pasta vardı. İsmi alay gibi geliyordu: dışarıda soğuk, kalbinde sessizlik, içinde ise gri bir gün.
Bugün otuz üç yaşına girmişti. Tek bir arama yoktu. Yakınlarından mesaj gelmemişti. Mesajlaşma uygulamalarında iki reklam, bir kargo hatası ve on beş yıldır görüşmediği üniversiteden bir arkadaşının gönderdiği standart bir tebrik kartı… Bir gülücük ve metin kalıbı. Hepsi bu. Doğum günü sanki başka bir evde, başka bir katta, başka birinin hayatında geçiyor gibiydi.
“İnecek misiniz?” diye sordu yaşlı bir kadın. Elif irkildi, başını salladı ve durağında indi.
Bahçe, çocukluğunun geçtiği yerdi. Her şey yerli yerindeydi: boyası dökülmüş salıncaklar, eğrilmiş banklar, eskiden fırtınadan saklandıkları kovuğu olan yaşlı çınar ağacı… Hepsi çok tanıdık, ama hiçbiri artık onun değildi. Sanki geçmiş duruyordu, o ise ona yabancıydı.
Annesi üçüncü katta oturuyordu. Her zamanki gibi kapıyı kilitlememişti. Sessizce bekliyordu. Aramadan, hatırlatmadan.
“Ah, geldin… Pasta da getirmişsin,” dedi annesi. Sanki dikkat çeken tek şey buydu.
Mutfakta patates ve sıcak ekmek kokusu vardı. Eski saat tıkırdıyordu—derinden, sanki zamanın aktığını, hayat durmuş gibi görünse de hiçbir şeyin donmadığını hatırlatıyordu. Toz taneleri akşam güneşinin ışığında dans ediyordu.
“Nasılsın?” diye sordu annesi, lavaboya dönerek.
“İyiyim,” diye alışkanlıkla cevap verdi Elif. Sonra, bir sessizliğin ardından ekledi: “Sanki hiçbir şey yok.”
Sessizce yediler. Annesi yine gereğinden fazla koymuştu—hep böyle yapardı. Onun sevgisi kaşıktaydı, ekmek dilimindeydi, gözlerinin kaçışındaydı. Sonra pastayı kesmek için uzun süre bıçakları karıştırdı—sanki bu, en ufak bir dileğin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini belirleyecekti.
“Doğum günün kutlu olsun, kızım,” diye fısıldadı, utangaç bir tonla.
“Sağ ol.”
“Dayanıyorsun. Bu önemli.”
“Dayanmak zorunda mıyım?” diye sordu Elif, gözlerini kaldırmadan.
Annesi döndü. Sadece acıyı ve yorgunluğu görmüş olanların bakabileceği gibi baktı. Gözlerinde suçlama yoktu—sadece sessiz bir anlayış vardı.
“Bazen… gerekmez. Ama yine de dayanırız.”
Akşam yemeğinden sonra Elif balkona çıktı. Aşağıda çocuklar koşuyor, top atıp bağırıyor, kahkahalar atıyordu. Apartman dairelerinden başka hayatlar gözüküyordu: biri yemek pişiriyor, biri yüksek sesle tartışıyor, biri müzik açıyordu. Ve bu kalabalık içinde, Elif içinde bir şeylerin çözüldüğünü hissetti—yıllardır taşıdığı buz gibi yükün eridiğini, damarlarına sıcaklığın yayıldığını fark etti.
Akşam, evine dönerken yine otobüse bindi. Pasta poşetini katlayıp cebine soktu. Arabanın içi yabancıların montlarından, lastik ve gece sokak kokusundan doluydu. İnsanlar uyuyor, telefonlarını karıştırıyor, birbirlerine sarılıyordu. Dünya dönerken, onun olmadan da dönebiliyordu.
Ev sessizdi. Elif paltosunu çıkarıp çantaysı pufun üzerine attı ve girişte bir şey fark etti. Küçük, gerçek bir kart—basit kelimeler, titrek bir el yazısı: “Göründüğünden daha fazlasını yapıyorsun. Varsın. Doğum günün kutlu olsun.”
İsim yoktu. Kimin yazdığını anlayamadı. Ne yazı tanıdıktı ne de üslup… Yine de… Gülümsedi. Zar zor belli olan, ama gerçek bir gülümseme. Sanki biri onu görmüştü—maskesini değil, iş yerindeki performansını değil, nazik gülüşünü değil. Onu. Gerçek olanı. Her sabah kalkıp, alkışsız, sözsüz yürümek zorunda kalanı.
Ve birden bu ona yetti. Bilinmeyen, ama gerçek olan şey.
Belki de hayat buydu? Havai fişeklerde değil, yüzlerce tebrikte değil. Sessizlikte yalnızken bile birinin sana elini uzatmasıydı. Sessizce. Ama kalpten.
Sanki—hiçbir şey. Ama aslında—her şey.




