“Yaklaştıkça Uzaklaşan”
— Yine mi geç kalacaksın? — Mehmet’in telefonundaki sesi, komşu apartmandan değil de, sonbahar nehrinin öteki kıyısından geliyormuş gibiydi. O tarafta zifiri karanlık çökmüş, sis suyun üstüne çöreklenmişti.
— Evet, ona kadar belki daha geç. Belge kontrolü, lojistik yine her şeyi batırdı — diye yanıtladı Defne, hoparlörü açarken bir yandan kahvesini karıştırıyor, bir yandan da tedarikçilere yazdığı e-postayı bitiriyordu. Yanı başında açılmamış bir yığın evrak duruyordu.
— Neredeyse hiç evde değilsin — dedi uzun bir sessizliğin ardından. Kırgınlık yoktu, sadece bir gerçeği söylüyordu. Ama o sakin tonun altında bir yorgunluk vardı. Defne’den değil, ilişkilerinden değil, onun hep eksik olmasındandı. Sessiz akşamlardan, boş sabahlardan…
— Anlıyorsun ya.
— Anlıyorum — yine bir sessizlik. Ama boş değil. Gergin, ağır, fırtına öncesi gibi. Bu sessizlikte çok şey duyuluyordu: bastırılmış hisler, kelimesiz sorular, huzursuz bir bekleyiş.
Defne böyle sessizliklere hiç tahammül edemezdi. Göğsüne biri yavaşça bastırıyormuş gibi hissederdi. Onların arasındaki sessizlik hiçbir zaman boş değildi; acıyla doluydu.
Eve gece yarısına doğru döndü. Işıklar kapalıydı, sadece koridordaki gece lambasının soluk bir çizgisi vardı — Mehmet hep yakar, “takılıp düşmesin” diye. O loş ışıkta yerde tek bir çorap duruyordu — kesinlikle onunki değildi. Mutfakta bir not: “Yemek fırında. Uyudum.” Yazı biraz düzensizdi, aceleyle ya da heyecanla yazılmış gibiydi.
Sessizce yemeğini yedi, yemek sıcaktı, üstü özenle folyoyla kapatılmıştı. Ama tadını alamadı — sanki bütün vücudu hissetmekten yorgun düşmüştü. Sonra dizüstü bilgisayarını açtı, rapora göz attı, birkaç sayfa çevirdi — ve hemen kapattı. Banyo, yüz yıkama, aynadan kaçınma — çünkü aynadaki yansımasına bakacak hâli yoktu. Yatağa uzandı. Mehmet uyuyordu. Sırtı dönüktü. Aramızda bir boşluk vardı. Belki eskisinden biraz daha fazlaydı. Yoksa sadece öyle mi geliyordu?
Sabah trafikle, kırılan topukla ve unutulan evraklarla başladı. Minibüste kırk yaşlarında bir kadının yanına oturdu, kadın telefonla arkadaşına dert yanıyordu:
— Sabaha karşı geldi, sigara kokuyor, balık gibi sessiz. Ben de aptal, bekliyorum…
Defne irkildi. Sanki kendi düşüncesini duymuştu — ama tersyüz edilmiş. O kadın her şeye rağmen bekliyordu. Oysa Defne, Mehmet’le aynı evde yaşıyordu ama farklı dünyalardaydılar.
Ofiste kimse erken geldiğini fark etmedi. Raporu teslim etmeseydi, fark edeceklerini bile sanmıyordu. Patron başını salladı, “İyi” diye mırıldandı ve tekrar monitörüne döndü. Her şey alışıldık şekildeydi: rapor, onay, sessizlik. Teşekkür bile bir emir gibi çıkmıştı ağzından.
Defne mutfağa gitti, çay demledi. Poşetin kaynar suda batışını, ardında soluk bir iz bırakışını izledi. O an fark etti ki, gün içinde gerçekten yaşadığı tek andı bu. Gerisi tamamen mekanikti. Raporlar, raporlar, raporlar… Her şey doğru, zamanında, hatasız. Ama sanki yanlış yöne doğru. İşaretlenmiş bir kutucuk için yapılan hareket. “Yaşamak” için değil, “çalışmak” için.
Akşam birlikte yemek yediler. Sessizce. Çatal-bıçak sesleri, buzdolabın vızıltısı — arka fondaki bir gürültü gibiydi. Mehmet ona değil, masaya bakıyordu. Sonra aniden sordu:
— Bu akşam müsait misin?
— Sanırım evet.
— Sinemaya gidelim mi?
Başını salladı. Hemen değil. İçinde evde kalma isteğiyle tuhaf bir özlem çarpışıyordu. Bir şeyler hissetmek, nefes almak, dışarı çıkmak istiyordu. Sonra yanına gitti, arkadan sarıldı. Sıcaktı. Gerçekti. Sanki fırtınasındaki bir demir atmıştı.
— Özür dilerim — fısıldadı. — Her şeyi tutmaya çalışıyorum: işi, evi, bizi… Dağılmasın diye.
— Biliyorum — dedi. — Ama tutmak değil, yaşamak lazım. Mobilya mı koruyoruz sanki?
Yanıt vermedi. Sadece daha sıkı sarıldı, yanağını onun sırtına yasladı. Ve o sessizlikte biraz hafifledi.
Sinemaya gittiler. Gürültülü, basit bir komedi filmiydi. Salon ergenlerin kahkahalarıyla, cips paketlerinin hışırtılarıyla doluydu. Onlarsa yan yana oturuyor, el ele tutuşuyordu. Bu basit dokunuş, onlarca itiraftan daha çok şey ifade ediyordu.
Dışarısı ılıktı. Bahar rüzgârı yollarda toz kaldırıyor, ıslak asfaltı sokak lambaları aydınlatıyordu. Bir yerlerde bir çocuk gülüyor, ecza dolabının önünde bir çift sarılıyordu. Mehmet eski bir arkadaşından, tesadüfi bir karşılaşmadan, önemsiz şeylerden bahsediyordu. Defne dinledi ve o an fark etti: İşte buna özlem duyuyordu. Basit olana. Sıradan ama gerçek olana.
Apartmanın önünde durdu.
— Biliyor musun… Her şeyim neredeyse normal. Neredeyse — diye fısıldadı.
Bakışlarıyla onu süzdü. Şaşırmamıştı. Bekliyormuş gibiydi.
— O zaman gerçekten düzeltebiliriz. Birden değil. Ama birlikte.
Başını sallKapıyı açtıklarında içeriden sıcak bir ışık ve Ceylan’ın mırıltılı bir sesle “Hoş geldiniz” demesiyle yüzlerine bir gülümseme yayıldı.




