Asil Hain: Bir Yanılsamanın Hikayesi

Bugün günlüğüme yazarken zihnimde geçmişin tortuları dolanıp duruyor. Sakin bir yüzle hatırlamaya çalışsam da, bazı yaralar iyileşmiyor.

Murat’la tanıştığımızda her aşkın kader gibi göründüğü o masum zamanlardı. Uzun boylu, biraz çelimsiz, sırtında gitarı ve elinde karalama dolu defteriyle okul çıkışında beni beklerdi. “Tesadüfen geçiyordum” derdi o çocuksu samimiyetiyle.

“Emel, yeni şarkımı dinler misin?” diye fısıldar, telleri titretirdi. Sesinden fazla çıkan falsolarını, şiirlerindeki acemiliği görmezden gelirdim. Çünkü gözlerindeki o saf ışık bana yetiyordu.

Üniversite bizi ayırdı. Ben Ankara’da eğitim fakültesine, o İzmir’de mühendisliğe girdi. Ama Murat yazmaya devam etti. Bazen yurttaki koridordan telefon açar, bazen buruşuk kartpostallar gönderirdi: “Sensiz her şey soluk, kızıl güneşim” gibi cümlelerle. Otobüs bileti alabilmek için harçlığını biriktirir, bir akşamlığına bile olsa yanımda olurdu.

Bir kış gecesi ateşler içinde yattığımda, saat üçte pencerenin önünde belirdiğini hatırlıyorum. Termosunda çorba, cebinde ilaçlarla “Ben yokken kendine bakamazsın” diye mırıldanırken, battaniyeye sarılı halde ağladığım o an hâlâ gözümün önünde.

Mezuniyetten sonra Murat bana evlenme teklif etti. Yüzüğü, çiçeği olmayan bir teklif. İlk öpüştüğümüz parktaki bankta:

“Benimle evlenir misin Emel?” dedi. On yedi yaşındaki o çocuğun gözleriyle bakıyordu bana.

“Ancak sıkıcı bir takım elbiseli adama dönüşmeyeceğine söz verirsen” diye güldüm.

“Yemin ederim!”

İstanbul’a taşınmayı planlıyorduk ama Murat’ın annesi hastalandı. Biz de memlekette kaldık. O bir elektronik mağazasında çalışmaya başladı, ben köy okulunda öğretmenlik yaptım. “Geçici” diyorduk. Ama geçici dediğimiz kalıcı oluverdi.

Ezilmiş biralar ve eski halının üstünde teypten çalan şarkılarla “dans geceleri” yapardık. İlk ikramiyesini aldığında beni bir lokantaya götürdü, tatlı faturası haftalık maaşını aştı. “Ama güzeldi” deyip parmaklarımı öperken ki gurur ifadesini unutamam.

Kaynvalidem vefat edince geniş bir daireye taşındık. Çocuk yapmaya karar verdik. Murat saçları nar gibi kızıl bir kız hayal ederdi. Ama bir oğlumuz oldu. Otuz iki gün yaşadı.

Sonra her şey ters gitmeye başladı.

Acıyı birlikte taşımayı beceremedik. Hep kaçarak yaşamıştık, şakalarla, gülüşlerle. Ama bu acı bizi ayrı köşelere sürükledi. O işe gömüldü, ben depresyona. Kendime geldiğimde okulu bıraktım, başka çocukları görmek dayanılmazdı.

Murat terfi aldı, yetmedi. İş kurdu. “Pazarı biliyorum, bağlantılarım var” dedi. Yanılmadı. Bir yıl sonra arabamız, mevsimlik gardıroplarımız, yurtdışı tatillerimiz vardı. Bunun benim hayatım olduğuna inanamıyordum.

Ama paralar arttıkça aramızdaki mesafe de açıldı. Konuşmaz olduk. Ona sevdiği yemekleri yapıp tiyatroya davet ettim, aile buluşmaları organize ettim. “Sonra” diye geçiştirirdi. Sonra hiç gelmedi.

Annem sık sık “Emel, çocuksuz aile eksiktir. Bekleme, sonra pişman olursun” derdi. İstemiyor değildim. Ama Murat gözlerini kaçırıyordu. Konuyu açtığımda keskin bir “hayır” çıkıyordu ağzından.

“Altı yıl oldu” dedim bir akşam. “Belki artık…”

Çatalını sertçe bıraktı:

“Yeter.”

Şaşırmıştım:

“Neden? Biz bir aileyiz…”

“Hayır Emel. Olmaz.”

Masadan kalkıp gitti. Ben o lüks mutfakta, pahalı tabakların arasında, yalnızlığın ağırlığıyla kaldım.

Sonra Cemal çıktı karşıma. Murat’ın getirdiği iş ortağıydı. Karizmatik, kendinden emin, sanat bilgisiyle konuşan biriydi. Sergilere davet eder, ressamlar hakkında derinlemesine konuşurdu. Bir gün elime Maleviç kataloğunu uzattı:

“Murat, Maleviç’i sevdiğinizi söylemişti.”

“Yanılmış” dedim. “Ben Matisse’i severim.”

Cemal gülümsedi:

“O zaman Matisse konuşalım. Bir kahve içer miyiz?”

Cevap vermedim. Ama Cemal pes etmedi. Tiyatro biletleri, çiçekler, sohbetler… Sonunda Murat’la konuşmaya karar verdim:

“Bak, Cemal beni sergiye davet ediyor. Biraz fazla ilgili gibi…”

“Git” diye kesti. “Sıkılıyorsun.”

“Duyuyor musun kendini?”

“İyi bir insan, Emel. Ve senden hoşlanıyor.”

Donup kaldım. Yüzünde en ufak bir acı yoktu. Sessiz, sakin, sanki bunu planlamış gibi…

“Senin biri mi var?”

“Evet. Ama acı çekmeni istemiyorum. Yalnız kalma diye…”

Acı bir kahkaha attım:

“Yani beni ona itiyordun, kendini hain hissetmemek için öyle mi?”

Cevap vermedi. Telefonu titreşti. Ekrana baktığında gözlerinde tanıdık bir kıvılcım belirdi. Benim için yanardı bir zamanlar o ışık…

“Git” diye fısıldadım. “Onu bekliyorsun.”

O pırıl pırıl mutfağın ortasında duruyorduk. Aramızda geri getiremeyeceğimiz her şey vardı.

“Özür dilerim” dedi.

Ama affedilecek bir şey yoktu. Başkasına gitmekle kalmamış, asil görünmek için her şeyi yapmıştı. Suçlu hissetmemek için. Kaybedenin ben olmam için – “hediye edilmiş” birO gün taksiyle uzaklaşırken, o çelimsiz gitaristin bana “Emel, senin için gerçek şiirler yazmayı öğreneceğim” diye fısıldadığı o ilk günü düşündüm – şiiri asla öğrenemedi ama kendini kandırmakta ustalaşmıştı.

Rate article
Lifequest
Asil Hain: Bir Yanılsamanın Hikayesi