Kimsenin Bilmemesi Gereken Kız

Ayşegül, kimsenin bilmemesi gereken bir kız…

Vicdan azabı duymuyordu sadece doğduğu için. Ama dünyaya geliş şeklinin yükü öyle ağırdı ki bazen yok olmak istiyordu. Onun varlığı bir hata değil, bir tutkuydu. Babasının herkesten, özellikle de ailesinden saklamaya çalıştığı bir an.

Annesi genç, deneyimsiz bir üniversite öğrencisiydi, İstanbul Üniversitesi’ndeki hocasıyla kısa ve masum bir aşk yaşadığında. Adam evliydi, bir kızı vardı—Deniz. Dışarıdan mutlu bir aile. Düzen. Duvarda asılı fotoğraflar, imzalı kartlar. Ayşegül’ün annesi ise sadece bir anıydı. Ama kaderini değiştiren bir an.

Babasını asla tam anlamıyla tanımadı. Sadece elinde şekerler ve yeni kitaplarla çıkageldiği nadir buluşmaları hatırlıyordu. Şehir parkında yürürlerdi, mesafesini korumaya çalışırdı ama gözlerindeki sıcaklığı gizleyemezdi. Bir kez, sadece bir kez üçü birden karşılaşmışlardı—o, Deniz ve Ayşegül. O gün, belki de her şeyin farklı olabileceğini düşünmüştü. Babasının bir sır değil, elinden tutabileceği biri olabileceğini…

Ama bu bir yanılsamaydı. Ona “tutkunun meyvesi” derlerdi. Babası bile öyle demişti bir keresinde—ona değil, annesine. Ailesini yıkamayacağını, Deniz’i, eşini ve düzenini korumak zorunda olduğunu söylemişti. Ama Ayşegül’ü tamamen bırakamamıştı. Bu yüzden hep gölgede yaşadı. Hayatının kıyısında, bir fotoğraftaki siluet gibi.

Babasının cenazesinde uzakta durdu. Bir izleyici gibi. Deniz ağlıyordu, annesi kendini zor tutuyordu. Ayşegül ise sessizdi. İçi kaynıyordu. Deniz’in yüzüne bakıp aynada gördüğü izleri aradı. Aynı babayı paylaşıyorlardı. Ama Deniz’in babası tamdı, Ayşegül’ünki ise sadece çalıntı dakikalardan ibaretti.

Vasiyette bir daire yazılıydı. Dedesi kalan, babasının doğduğu ev. Onu Ayşegül’e bırakmıştı. Ne Deniz’in annesine ne Deniz’e—sadece ona. Bu hareket her şeyi anlatıyordu. Beklediği kabullenme, geç de olsa, sessiz de olsa, ama sonsuz derecede değerliydi.

Vasiyet okunurken odada buz gibi bir sessizlik vardı. Bakışlar tenini yakıyordu. Ayşegül, sıcak sac üstündeymiş gibi oturdu. Deniz ona öyle baktı ki, sanki bir noterde değil, birinin hayatını çalmaya gelmişti. Gözlerinde her şey vardı: şaşkınlık, öfke, acı. Ayşegül, “Ben daire için değil, hatıra için buradayım. Artık hiçbir şey olmamak istemiyorum,” demek istedi.

Ama demedi. Çünkü biliyordu—o ailenin içinde kimse anlamazdı. Onu beklemiyorlardı, çağırmıyorlardı, kabullenmek istemiyorlardı.

Akşam, babasının bıraktığı o küçük, henüz yeni taşındığı dairede oturdu. Pencere kenarında soğumuş bir çay duruyordu. Odada toz ve bir çocukluk kokusu vardı. Yağmurlu bir gün babasının ıslak, yorgun ve sinirli geldiğini hatırladı. Ama elinde bir kutu şekerleme ve yeni bir kitapla. O zaman sessizce yanına oturup başını okşamıştı. Kelimesiz. Sadece avucunun sıcaklığı. İşte o an kendini bir kız evlat hissetmişti.

Şimdi hepsi geçmişte kalmıştı. O aileyle bir gelecek de yoktu. Deniz’in onu asla kabul etmeyeceğini biliyordu. Deniz’in annesi ise hiç. Onları anlayabiliyordu. Kim hatıraları, sevgiyi, hatta kini paylaşmak isterdi ki?

Ama vazgeçemezdi. Daireden. O küçük kabullenmeden. Açgözlülük değildi bu. Var olma hakkıydı.

Ayşegül biliyordu—hep yabancı kalacaktı. Ama belki bir gün Deniz anlardı: O da seçmemişti bunu. Gölgede doğmayı o da istememişti.

Belki bir gün, tesadüfen sokakta karşılaştıklarında, Deniz ona sadece “merhaba” derdi. Öfkesiz, suçlamasız. Sadece insanca. O zaman Ayşegül de cevap verirdi:

“Merhaba. Biz… biraz benziyoruz, değil mi?”

Eğer bu olursa, her şey boşuna değildi. O zaman, bir anlığına bile olsa, “tutkunun meyvesi” değil, bir evlat olacaktı. Gerçekten.

Bugün şunu öğrendim: Hayat bazen insana kaderini seçtirmez. Ama o kaderin içinde kendine bir yer bulmayı öğretir. Ayşegül de kendi yerini aradı… ve sonunda buldu.

Rate article
Lifequest
Kimsenin Bilmemesi Gereken Kız