On Yıla Rağmen Onda Bulduğu Şey Ne?

**30 Mart 2024**

On yıldır beklediğimiz o an nihayet geldi. Köyümüzdeki, Kayseri’nin küçük bir kasabasındaki liseden mezun olalı tam on yıl olmuştu. 11-B sınıfı neredeyse tam kadro toplanmıştı. Sadece Murat, sürekli iş seyahatlerinde olduğu için gelememişti, bir de küçük oğluna bakmak zorunda olan Leyla.

Sonra kapı açıldı ve o içeri girdi.

Ayşegül.

Aynı Ayşegül. Tüm sınıfın nefesini kesen, koridorda gülüşüyle ayaklarımızı yerden kesen o kız. Şimdi yine aramızdaydı. Tek fark, parmağındaki yüzük ve zamana meydan okuyan o tanıdık, sıcak gülümsemesiydi.

*”Serkan, hiç değişmemişsin!”* dedi masanın öteki ucundan.

Zekice bir şeyler söylemek istedim ama boğazım düğümlendi. Tıpkı on yıl önceki gibi. Ama artık on yedi yaşında değildik.

Lisedeyken biz erkekler tam birer ahmaktık. Altımız da aynı kıza âşıktı: Ayşegül’e. Zeki, güzel, sınıfın en çalışkanı. Ama en önemlisi, içindeki o ışık. Herkesle arkadaştı, kimseye yüz vermiyor, kimseyi öne çıkarmıyordu. Bu yüzden hepimizi daha da çıldırtıyordu.

*”Niye peşinde köpek gibi dolanıyorsunuz?”* diye homurdanırdı sıra arkadaşı Elif.

*”Kıskandın mı?”* diye karşılık verirdi Tolga.

O zaman fark etmemiştim, ellerinin nasıl sıkıldığını. Gözlerindeki parıltının öfkeden değil, gözyaşlarından olduğunu anlamamıştım.

Ayşegül, giderek daha çok Veli’yle vakit geçirmeye başlamıştı. Sessiz, göze batmayan, “hiçbir özelliği yok” denen tiplerden. Ama o, Ayşegül’ün çantasını taşırdı. Kütüphaneye birlikte giderlerdi. Ve onu dinlerdi.

*”Ne buluyor ki onda?”* diye içim kaynardı. *”Tam bir yumuşak!”*

*”Ama hepimizden daha sabırlı,”* diye gülümserdi Tolga.

Kızlar Ayşegül’ü kıskanıyordu. Özellikle Elif. Biz bunu göremiyorduk, çünkü kör olmuştuk. Sonra her şeyi bitiren o olay yaşandı.

Sıradan bir gündü. Öğle arasından önce. Ayşegül sınıfa girdi, oturdu, sonra çığlık atarak ayağa fırladı. Sırtı ve elbisesi kırmızı vişne hoşafıyla sırılsıklamdı. O gün yemekhanede dağıtılan hoşaflardan biriydi. Görüntü içler acısıydı. Ayşegül utançtan kıpkırmızı olmuş, sınıftan fırlamıştı. Biz ise birbirimize bağırmaya başladık: *”Sen kıskandığın için yaptın!”*, *”Belli ki Elif!”* Ben de kesinlikle Elif’in yaptığına emindim. Affedememiştim.

O günden sonra “bir aradayız” dediğimiz sınıf dağıldı. Kin, içimizi kemiriyordu. Mezuniyet balosuna gitmedik. Hiç ortak fotoğraf çekilmedik. Sadece diplomalarımızı aldık, evlerimize dağıldık. Sınıf öğretmenimiz öğretmenler odasında sessizce ağlamıştı. Bizse sustuk.

Ve bugün…

Bugün Ayşegül karşımda oturuyor. Aynı gülümseme, sadece daha sakin, daha olgun. Meğer o bulmuştu hepimizi—sosyal medyadan. Bir grup kurmuş, dağılmış sınıfı sanalda bir araya getirmiş, sonra da burada. Birden bir zamanlar ne kadar yakın olduğumuzu hatırladık. Hepimiz bir bütünün parçasıydık. Aynı sıralarda oturup gülüyorduk. Sanki zaman bir halka olup kapanmıştı.

Sonra Ayşegül koridordan birini çağırdı. İçeri uzun boylu bir genç girdi. Yüzü tanıdık geliyordu. Onun küçük kardeşiydi—Ali. Biz onu sıska, burnu akan bir çocuk olarak hatırlıyorduk.

*”Hadi, söyle! Söz vermiştin!”* diye itekledi Ayşegül.

Ali duraksadı. Sonra pat diye:

*”O hoşafı ben dökmüştüm. Ayşegül ödevimi iki kere yaptırdı, ben de… yani… intikam aldım.”*

Sessizlik çöktü ortama. Mezuniyet balosunu kaçırmıştık. Hepsi bir çocuğun yaptığı iki kaşık hoşafla… Gülmek mi ağlamak mı gerekiyordu bilemedim.

Sonra herkes hayat hikâyelerini anlattı: Kim nerede, kimin kaç çocuğu var. Ben sustum. Anlatacak bir hayatım yoktu. Ayşegül birden ayağa kalktı ve Veli’yi kucakladı. Evet, o Veli. Sessiz, sakin, göze batmayan…

*”Beş yıldır evliyiz,”* dedi, hava durumu anonsu yapar gibi rahatça.

Dişlerimi sıktım. Öfkeden değil. Acıdan. Çünkü yıllar geçse de o lise aşkını unutamamıştım.

Sonra, kalabalık dağılırken Veli’ye yaklaştım:

*”Nasıl becerdin?”*

Gülümsedi:

*”Hatırlıyor musun, okuldan sonra kayak yaparken ayağını kırmıştı.*

Başımı salladım. Çok iyi hatırlıyordum. Bir kez çikolatalarla ziyarete bile gitmiştim. Kapıda durup geri dönmüştüm.

*”Ben her gün gittim. Temizlik yaptım, yemek pişirdim, ona kitap okudum. Sonra sadece yanında oturdum. Bir gün ağladı. ‘Yürüyemeyeceğimden korkuyorum,’ dedi. ‘Yürüyemezsen seni hayat boyu kucağımda taşırım,’ dedim.”*

Başımı salladım, bardağı devirdim:

*”Hak etmişsin onu. Sen sadece beklemedin—oradaydın.”*

*”Ben sadece sevdim onu. Karşılık beklemeden. Hesap yapmadan.”*

Tam çıkacaktım ki Elif beni durdurdu:

*”Serkan, bekle! Bir yudum daha?”*

Döndüm. Bana bir kadeh uzattı:

*”Ne oldu, komutan? Kayb**”Şimdi sıra bizde,” dedim ve Elif’in elini tuttum, yılların öfkesi ve pişmanlığı o tek dokunuşta eriyip gitti.**

Rate article
Lifequest
On Yıla Rağmen Onda Bulduğu Şey Ne?