“Bu onun çocuğu değil!” diye bağırıyordu kaynanası. Sonra elinde bir yüzükle geri geldi… Artık çok geçti.
O geceyi asla unutmayacağım. Hatırladıkça içim titriyor. Ona özel bir akşam hazırlamıştım: mumlar, hafif bir salata, en sevdiği fırınlanmış levrek, beyaz şarap. Ve en önemlisi… haberi. Hayatımdaki en büyük haberi.
O zamanlar sadece 19 yaşındaydım. İzmir’in kenar mahallesinde, Emre’yle küçük bir ev kiralıyorduk. Neredeyse bir yıldır birlikteydik. Bana çiçekler yağdırır, “aşkım” diye çağırır, hep yanımda olacağına dair sözler verirdi. Ben de inanırdım. Hayaller kurardık—o saf, gençlik dolu hayaller, aşkın her şeye yeteceğini sandığımız anlardı.
Sonra dedim ki:
“Emre, baba olacaksın…”
Önce dondu kaldı. Sonra yüzü değişti.
“Ne? Ne dedin şimdi?”
“Hamileyim,” diye tekrarladım sesim titreyerek, hâlâ gözlerinde bir sevinç göreceğim umuduyla.
Ama duyduğum şey bir çığlıktı. Sert, öfkeli.
“Bu benim çocuğum olamaz! Aklını mı kaçırdın? Böyle bir şeye hazır değilim. Hamileliğinle birlikte defol git!”
Kapıyı çarpıp gitti. Ve kayboldu.
Aradım, açmadı. Sonra numaram engellendi. Kötüydüm—fiziken, ruhen, korku içindeydim. Ama en çok acı verendi. Çünkü gelecek hayal ettiğim adam, bir anda yabancıya dönüşmüştü.
Annesine ulaşmak istedim. Ayşe Hanım, İstanbul’daki evinin kapısında karşıladı beni. İçeri bile sokmadı—bornozunu sıkıca tutuyordu, elleri göğsünde, gözleri öfkeyle parlıyordu.
“Defol git,” dedi. “Benim ailemle oynama! Bu çocuk Emre’nin değil! Sadece sırtını dayayacak birini arıyorsun. Oğlumun başka planları var, senin hatalarının bedelini ödemek zorunda değil!”
Merdivende öylece durdum, kalbimin parçalandığını hissettim. Ne destek, ne inanç, ne de bir parça insanlık. Sadece hor görme.
Ama o an bile çocuğumdan vazgeçmek aklımdan geçmedi. O artık bendeydi. Benimdi. Tertemiz, masum… Neden büyüklerin korkaklığının cezasını o çeksindi?
Üç yıl geçti. Doğurdum. Oğluma Eren adını verdim. Şimdi her sabah, gözlerini açıp bana bakıp gülümsediğinde, kırılmadığım için şükrediyorum. Evet, zordu. Geceleri çalıştım, ek işler yaptım, çamaşırları elde yıkadım, makarnayla geçindim. Ama Eren benim güneşim. Her şeyim.
Ve birkaç gün önce… kapı çaldı. Karşımda Emre vardı. Aynı Emre. Farklı bir bakışla, yaşlanmış, zayıflamış.
“Konuşabilir miyiz?” diye fısıldadı.
Korkunç bir kaza geçirdiğini anlattı. Onu kurtarmışlardı, ama… artık çocuğu olamazdı. Doktorlar kesin konuşmuştu. Nişanlısı da dayanamayıp terk etmişti. Sonra beni hatırlamış. Eren’i. “Kendi mutluluğunu nasıl kaçırdığını”…
“Yanınızda olmak istiyorum,” dedi. “Evlenelim. Size bakayım. Eren’i büyüteyim. Her şeyi düzelteyim.”
Ona baktım ve içimde o kapının çarpma sesini duyar gibi oldum. Onun yüzünü gördüm—o gece, beni terk ettiğindeki ifadesini. Karnıma sarılıp bebeğimin sağlıklı doğması için dua ettiğim o geceleri hatırladım. Eren’in ilk kez “anne” dediği o anı, sessizce ağlayışımı… Ve sadece… kapıyı yüzüne kapattım. Sessizce. Bağırmadan. Suçlamadan. Çünkü her şey çoktan söylenmişti.
Artık aramalarına cevap vermiyorum.
Belki birileri “affetmelisin, şans vermelisin” der. Ama benim bir oğlum var. Ve o, ilk nefesten beri onu seven bir babayı hak ediyor. Başka seçeneği kalmayınca gelen birini değil.
Sizce doğru mu yaptım, onu hayatımıza geri almayarak?




