“Kiracı bir stüdyoda yaşamak, kayınvalidenle aynı çatı altında nefes almaktan iyidir.”
“Emre, daha ne kadar?” diye fısıldadı Ayşe’nin sesi, bitkinlik ve çaresizlikle titreyerek. “İki yıldır evliyiz, hâlâ annenin evindeyiz. Bu böyle ne kadar sürecek?”
“Seni yine ne rahatsız etti?” diye suratını astı kocası. “Üstümüzde bir çatı var, her şey elimizin altında. Senin evin yok, kira da ödeyemeyiz. Annem yemek yapıyor, yardım ediyor, ilgileniyor. Sorun ne?”
“Kiracı bir stüdyoda yaşamak, kayınvalidenle aynı evde olmaktan iyidir,” diye mırıldandı Ayşe.
Emre sadece ellerini açıp öylece kaldı.
“İstiyorsan köydeki annene git, işini bırak. Ben kalıyorum. Şehre alıştım.”
Bu sözler Ayşe’nin yüreğine bir hançer gibi battı. Evet, köyde kalan annesi vardı, küçük bir Anadolu kasabasından gelmişti. Ama onun suçu muydu ki şehre gelmiş, iş bulmuş, burada bir hayat kurmuştu? Şimdi ona sanki şunu ima ediyorlardı: Sen burada bir hiçsin.
Kayınvalidesiyle aynı evi paylaşmak, her geçen gün daha da dayanılmaz hale geliyordu. Emre için elbet her şey kolaydı—o, annesinin mükemmel oğluydu, ona hiçbir söz gelmezdi. Ama Ayşe bir düşman gibi görülüyordu, oğlunu “elinden alan” yabancıydı.
Selma Hanım genç yaşta dul kalmıştı. Oğlunu tek başına büyütmüştü. Şimdi bütün hayatı Emre’ydi. Bu yüzden Ayşe’yi ilk günden bir rakip olarak görmüştü. Dışarıdan kibar, nazikti. Ama Emre odadan çıkar çıkmaz, buz gibi bir göz hapsine alıyordu onu.
Önce bulaşıkları nasıl yıkadığına, bardakları rafa nasıl dizdiğine laf etmeye başladı. Sonra çayı beğenmedi—bazen çok tatlı, bazen çok acı, bazen “tatsız tuzsuz” oluyordu. Bir gün, “Oğlumun sağlığını düşünmüyorsun, bu kadar şeker koymak nedir?” diye çıkıştı.
Yemekler ayrı bir meseledir. Ayşe’nin pişirdiği her yemeği ya görmezden geliyor ya da çöpe atıyordu. Kadın, kendisini bu evde giderek daha fazla yabancı gibi hissetmeye başladı. İşine erken gidiyor, akşamları da olabildiğince geç dönüyordu—sırf o evde, her küçük şeyin bir azara dönüştüğü yere dönmemek için.
Yatağın yanındaki komidinin üstünde bir mendil bile görse, “Belli ki pisliğe alışmışsın,” diye söyleniyordu. Tek bir sıcak kelime, en ufak bir saygı yoktu. Sadece azarlar, alaylar, buz gibi bir sessizlik.
Bir gün, Ayşe dayanamadı. Çantasını toplayıp köydeki annesinin yanına gitti—o küçük kasabaya, hayallerinin peşinden geldiği yerden. Pencerenin önünde oturup ağladı. Üzüntüden değil, yorgunluktan. Artık savaşacak gücü kalmadığından. Yanında durmayan kocasından…
Zaman geçti. Acı hafifledi. İşte o zaman anladı: Susmamalıydı. Emre’ye daha önce, açıkça, sertçe, gerçekten söylemeliydi. Onun desteğini istemeli, her şeyi tek başına çekmeye çalışmamalıydı. Çünkü bir koca susuyorsa, bu da bir cevaptı.
Şimdi biliyordu: Kocasının annesi bile olsa, başka bir kadınla yaşamak her zaman bir riskti. Özellikle de bu “üçgen”de yalnız kaldıysan. Ama asıl önemli olan umudunu kaybetmemek. Aile, birlikte savaşılırsa korunabilir. Birinin, iki kişilik mücadele etmesiyle değil.
Peki sizce: Haklı olan Ayşe miydi, yoksa Emre mi? Kayınvalideyle anlaşmak mümkün mü, yoksa ilk işaretlerde ayrılmak mı gerek?




