Eski günlerdi, Mehmet İlhan’la birlikte uzun, inişli çıkışlı bir ömür geçirmişlerdi. Tıpkı köyün eski toprak yolları gibi; bazen çukur, bazen tümsek, bazen güneş, bazen fırtına… Ayşe Hanım hep inanmıştı: Kocası yanındaysa, hiçbir bela korkutmazdı onu. Kırk yılı aşkın bir ömür paylaşmışlardı. Yoksulluk, yangın, iki büyük oğullarını kaybetmek… O kadar şey atlatmışlardı ki, hepsini sessizce, sıkı sıkıya el ele tutuşarak. Geriye sadece en küçükleri kalmıştı—Ahmet. Gözlerinin nuru, son umutları… Ahmet büyümüş, üniversiteyi bitirmiş, büyük şehre—İstanbul’a taşınmıştı. Sık sık mektup yazar, nadiren ziyarete gelirdi, ama Ayşe Hanım anlıyordu; işler, sorumluluklar, oğlu boşuna “önemli adam” olmamıştı sonuçta.
Mehmet İlhan bir kış günü vefat ettiğinde—o sert ocak fırtınalarından birinde yüreği dayanamamıştı—Ayşe Hanım tamamen öksüz kaldı. Köydeki ev bomboş, sessiz kalmıştı, çatıya düşen kar bir kefen gibi örtüyordu her yeri. Ahmet ısrar etti—annesini şehre, evlendikten sonra aldığı, yeni eşi Elif’le paylaştığı geniş daireye götürdü.
Daire gösterişliydi: beş oda, parlak parkeler, her taraf ithal eşyalarla doluydu, hatta kahve makinesi bile konuşuyordu. Ama Ayşe Hanım için her şey yabancıydı. Hava bile. Odalardan sadece birini vermişlerdi ona—koridorun en ucundaki, kuytu yerde. Ne tam bir hücreydi, ne de ev. Orada, bir fare gibi, kıpırdamaktan korkarak oturuyordu.
“Yalnız karışma sakın,” diye fısıldardı Ahmet, “Elif zorlanıyor, evde yabancıya alışık değil.”
Ayşe Hanım susardı. Zaten neredeyse hiç konuşmazdı. Ara sıra Ahmet gelir, laf ederdi, ama çok sık değil. Elif ise… onu görmüyor gibiydi. Bazen öyle bir yüz ifadesiyle geçip giderdi ki, sanki kirli bir leke görmüş gibi.
Bir akşam Ahmet annesini yemeğe çağırdı. Ayşe Hanım üstünü değiştirdi, saçlarını düzeltti, sofraya oturdu. Derken Elif, şarabı doldururken, yapmacık bir neşeyle yüksek sesle:
“İşte, tarih öncesinden bir misafirimiz daha var! Mikrodalga falan kullanmasını biliyor musunuz? Yoksa köyünüzde hâlâ kömür mü yakıyorsunuz?”
Kahkahası kırık cam gibi çınlıyordu. Ahmet sesini çıkarmadı. Ayşe Hanım gözlerini yere indirdi.
Sonra, duymaması gereken bir konuşma oldu. Ama duydu.
“Ahmet, bu daha ne kadar sürecek? Utanıyorum! Arkadaşlarım bile gelmiyor—o koridorda sürünen gölgeden korkuyorlar!”
“Yaa, ne yapıyor ki… sessizce oturuyor işte.”
“Varlığı bile rahatsız edici! Kaç yaşına geldi artık? Bari sessizce ölse de gençlerin hayatına engel olmasa!”
“Ne diyorsun sen? O benim annem!”
“Verdiği ne var ki bu ‘annen’in? Bodrumdaki fareyi de beslersin, ama onunla yaşanır mı?”
Ayşe Hanım kulaklarını kapadı. Uzun süre öylece, karanlıkta oturdu. Ruhu ağlıyordu. Öyle bir evlat yetiştirdiğini sanmıştı… her şeyini vermişti. Meğer engelmiş.
Sabaha kadar uyumadı. Düşüncelerini, eşyalarını, hatıralarını didik didik etti. Köydeki evi satıp bankaya yatırdığı parayı oğluna vermek istemişti—ev kredisini kapatır diye. Ama o, “Anne, ne yapıyorsun, biz her şeyi peşin aldık,” demişti.
O gece kararını verdi. Gidecekti. Sessizce, usulca. Tıpkı yaşadığı gibi.
Ufak bir bohça hazırladı: yazması, İncil’i, sıcak bir hırka ve biraz nakit. Kimseye fark ettirmeden, tahtalar gıcırdamasın diye adımlarını ölçerek çıktı. Sokaklarda uzun süre dolaştı, nihayet garı buldu. Bir banliyö treni bileti aldı. Oradan da—Bursa’daki o manastıra.
Burayı uzun zamandır biliyordu. Bir kilise broşüründe okumuş, hep korkmuştu; acaba oğluna lazım olur mu, torunlarına bakması gerekir mi diye. Ama torun olmadı. Ve hiç kimsenin ona ihtiyacı yoktu.
Manastırda onu bir ana gibi karşıladılar. Fazla sormadılar. Sadece sarıldılar ve, “Bizimle kal. Allah kerimdir,” dediler.
Önce mütevazı bir hücre verdiler. Bir ikon, bir yatak, bir yorgan koydular. Sonra genç bir rahibeyi—Veronika’yı—ona yardımcı görevlendirdiler. Kızcağız yürümesine yardım ediyor, duaları okuyor, çay getiriyordu. Ayşe Hanım manastıra sahip olduğu her şeyi verdi—parasını, yüzüğünü, büyükannesinin ördüğü şalını. Hepsini—sessizlik, huzur uğruna.
İşte o zaman, onlarca yıl sonra ilk defa kendini bir yük, bir gölge değil, sadece bir kadın olarak hissetti. Mum ışığının yumuşaklığı, buhur kokusu, dinginlik… Bunların hepsi ruhunu iyileştiriyordu. Pencerenin önünde oturur, çorap örer, ilahiler okurdu. Kilisede Mehmet İlhan’ın ruhuna mum yakardı. Ahmet için dua ederdi. Elif için bile.
“Affet onları, Rabbim,” diye fısıldardı. “Ne yaptıklarını bilmiyorlar.”
Bir yıl sonra, manastırın ıhlamur ağaçlarından son yapraklar düşerken, Ayşe Hanım keşişlik yemini etti. Artık adı Rahibe Serafima’ydı.
Aralık ayında, sessizce gitti. Sabah ayininden sonra. Gülümserken. Öyle buldular onu hücresindeManastırın avlusunda güneş batarken, Serafima’nın sırtını sıvazladığı o eski kedi, artık onun mezar taşının yanında uyuyordu.




